[Toplam:0    Ortalama:0/5]

Ayfer Tunç / Kapak Kızı / EPUB – PDF/ Sayfa 240

Kapak Kızı - Ayfer Tunç
Kapak Kızı E Kitap

Değerli bir edebiyat romanı olan Kapak Kızı. Olay örgüsünün bir trenin yemekli bölümünde geçmektedir. Farklı mesleklerden bir kaç kişi ve o malum kapak kızı olayın baş kahramanlarıdır. Bu upuzun yolculukta sarsıcı çekişmeler, suçlamalar psikolojik baskılar hat safhadadır. Birbirinden bağımsız bu kişilerin ortak noktası Aysu’dur.

Kapak Kızı Hakkında

Karlı bir kış günü, Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin yemek vagonu. Birbirini tanımayan üç kişi; bankacı Ersin, radyo programcısı Selda ve yemekli vagonun garsonu Bünyamin. Kapak Kızı, işte bu üç kişinin romanı. Ama aynı zamanda orada olmayan bir başkasının; bir dergide çıplak fotoğrafları yayınlanan Ayın Kızı Şebnem’in. Trenin saatlerce yolda kaldığı, bir yolcunun öldüğü bu uzun yolculukta, roman kahramanları, birbirleriyle, Şebnem’in fotoğrafları aracılığıyla yüzleşirler. Ancak bu zihinsel yüzleşme giderek kimin kimi yargıladığı belli olmayan bir hesaplaşmaya dönüşür. Ayfer Tunç, ilk kez 1992 yılında yayınladığı Kapak Kızı’nı ‘zemin aynı zemin, inşa aynı inşa’ olmak kaydıyla yeniden yazdı. Roman, bedensel çıplaklığı, kahramanlarını farklı nedenlerle sarsan bir travma olarak ele alıyor. Aile, hayat, aşk, kıskançlık, güzellik ve ahlak kavramlarını, alışılmış yorumların tuzağına düşmeden işliyor. Bunaltıdan ikiyüzlülüğe, anıların masumiyetinden yaşamın gerçeklerine uzanan soruların kuşattığı bu roman, aslında bütün soruları içeren tek bir soru soruyor: Kim daha çıplak?

AYFER TUNÇ 1964’te Adapazarı’nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi’ni bitirdi. İlk öykü kitabı 1989’da yayımlanan Saklı’dır. Yazar bu kitabını
daha sonra Evvelotel adlı öykü kitabıyla birleştirerek Evvelotel-Saklı adıyla
yayımladı. Diğer öykü kitapları Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-KâğıtMakas’tır.
Taş-Kâğıt-Makas’ın içinde yer alan kısa romanı Suzan Defter’i 2013’te;
Aziz Bey Hadisesi’ndeki kitaba adını veren eseri 2014’te bağımsız olarak yayımladı.
Bu iki kitapta yer alan diğer kısa öyküleri Kırmızı Azap ismiyle kitaplaştırdı. Sait
Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu
2002’de, Orhan Kemal’in aynı adlı romanından uyarladığı 72. Koğuş adlı senaryosu
2010’da çekildi. Yazarın Kapak Kızı (1992), Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan
Kısa Tarihi (2009), Yeşil Peri Gecesi (2010) ve Dünya Ağrısı (2014) adlı romanlarının
yanı sıra, Memleket Hikâyeleri (İletişim Yayınları, 2012) adlı anı-öykü kitabı, Bir
Mâniniz Yoksa Annemler Size Gelecek (2001), “Ömür Diyorlar Buna” (2007) adlı
yaşantı kitapları, Oya Ayman’la birlikte yazdığı İkiyüzlü Cinsellik (1994) adlı bir
inceleme kitabı ve Harflere Bölünmüş Zaman adlı bir e-kitabı vardır.
www.ayfertunc.com
I
Tren çelik raylar üzerinde giderken hızlanıp sağa sola yatsa da,
masalardaki bardaklar, şişeler devrilse de, koridor tarafında oturanlar cama
yapışan yolcuların üstüne yıkılsa, hatta çaylar, kahveler bembeyaz örtülere
dökülse de; Bünyamin kulplu kâselerdeki hazır çorbaları yolcuların
masalarına dökmeden taşır, ayağının altındaki zemin hareket etmiyormuş,
sanki dünyanın en sabit noktasına sıkı sıkı basıyormuş gibi, köpüklü biraları
bardaklara taşırmadan doldururdu.
Tren göz alabildiğine uzanan bir bozkırı düzenli tıkırtılarla geçerken,
birkaç yolcu tabakları sol koluna dizmiş bu garsona hayretle bakar, diğerleri
bu marifetin farkında bile olmazdı. Ama Bünyamin bütün vagon kendisini
izliyormuş gibi ciddiyetle sürdürürdü işini. Bazı huysuz, asık suratlı
yolcuların çorbayı döktüklerini, bifteği keseyim derken düşürdüklerini çok
görmüştü. Vagonda böyle kibirli yolcular varsa gösteri yapmaktan daha bir
zevk alıyordu. Beş yıl önce, işe yeni başladığında, bir defasında iki elinde
birer tabağı ancak taşırken işi iyice ilerletmiş, kendi kendine kazandığı
tuhaf bir denge duygusuyla beş tabağa kadar çıkmıştı. Gerçi bundan
sıkılmıştı artık. Ancak keyfi yerinde olur da, birkaç yolcunun bu akrobasiyi
ilgiyle izleyeceğini hissederse tabakları koluna diziyor, trenin süratinden
kimse ayakta durmayı bile beceremezken, o, tembel iş arkadaşlarına ders
verir gibi servisini tıkır tıkır yapıyordu.
Turuncu saçlı İzzet’in masalara örtüleri sermesine nezaret etti, çocuğa
her vazoya iki karanfil koymasını söyledi. İzzet karanfillerin yığılı olduğu
masaya isteksizce yanaştı, solgun çiçeklere ne yapacağını bilemezmiş gibi
baktı, saplarını boğum yerlerinden kırmaya başladı.
Bünyamin “Şunları dağıt masalara,” dedi Abdülkadir’e, mönü
kartlarını, TCDD’nin bastırdığı “Türk Şiirinde Trenler” başlıklı broşürleri,
küllükleri, tuzlukları, peçeteleri işaret ederek. Abdülkadir ters ters baktı,
Bünyamin aldırış etmedi, daha yolculuğun başıydı, şimdiden kapışırlarsa
bitmezdi yol.
İzzet turuncu tüylerle kaplı iri parmaklarının arasında çıt çıt
kırıyordu karanfil saplarını, hoşlanmıştı bundan. Bünyamin, İzzet’e baktı,
içi acıdı. İki buçuk aydır yanında çalışan bu çocuk yüzlü genç adamın
beceriksizliğiyle eğleniyorsa da, bazen haline üzülüyordu. İzzet işe
başladığından beri döküp saçmadan servis yapmayı becerememişti, tren
hızla giderken dengesini bulamıyordu. Birkaç defa yolcuların üstüne çay
döküp ortalığı toplayayım derken her şeyi berbat edince, tren hareket
halindeyken çay, kahve, çorba gibi siparişlerin servisini yapmasını
yasaklamıştı. Ama çocuk bir şişe su götürmesi gerektiğinde bile “Ben
dökerim abi, istersen sen götür…” demeye başlayınca Bünyamin’in tepesi
attı. Bir hafta boyunca çocuğu bir saniye bile oturtmadı, lüzumlu lüzumsuz
yığınla iş yaptırdı, İzzet de tren hareket halindeyken hiç değilse ayakta
durmayı öğrendi.
Hesap almayı başkalarına bırakmayan Bünyamin’e göre İzzet
beceriksiz, Abdülkadir tembeldi, ikisi de bahşişi hak etmiyordu. Hele
Abdülkadir’e maaşı bile verilmese yeriydi. Yolculara garson gibi değil,
geçerken restorana uğramış sinirli bir devlet memuru gibi davranır, herkesle
kavga eder, fırsat buldukça personele ayrılmış masaya oturup sigara içer,
yolcuların işaretlerini görmezden gelirdi. Her şeye itiraz etmeye hazır,
öfkesi burnunda bir hali vardı.
Bünyamin üç kuruş bahşişin diğerlerinin gözüne batacağını bildiği
için, tatsızlık çıkmasın diye yolculuğun sonunda herkese bir şeyler dağıtır,
durumu iyi kötü idare ederdi. Zordu insan idare etmek, çok yorucuydu.
Yolcular da başka bir âlemdi, hele onları idare etmek, en zoru.
Trenin kalkmasına on dakika vardı. Bünyamin pencereden gara baktı.
Bir sürü insan başlarında kasketler, bereler, boyunlarında atkılar, ellerinde
çanta bavul, gar binasına girip çıkıyor; peron boyunca bir aşağı bir yukarı
gidip geliyordu. Kar altında, telaşlı bir koşuşturma yaşanıyordu garda.
Saatine baktı. Yolcular için acelenin, telaşın, koşuşturmanın tam vaktiydi.
İzzet karanfilleri vazolara koymayı bitirmiş, servise ilişkin en ufak bir
yardımda bulunmayı düşünmeyen ve yolculuk boyunca yazarkasasının
başında oturup bulmaca çözecek olan Erol’un başına dikilmişti. Erol
kravatını gevşetmiş, sigarasını küçük parmağında yalancı taşlı bir yüzük
parlayan sol eline almış, arada bir bıyıklarıyla oynayarak bulmaca
çözüyordu.
“Soldan sağa üç…” dedi, “Arap atlıların bayramlarda yaptığı gösteri.”
İzzet’ten cevap beklemediği belliydi, ama, yine de olur da bir şey
söyler diye duraksamıştı. Çocuktan ses çıkmayınca kaleminin tepesini
kemirip o soruyu geçti. Bir iki kare doldurduktan sonra tekrar mırıldandı:
“Tanyerinde gün doğmadan beliren geçici aydınlık. Yalancı tan…”
İzzet saçlarının arasında parmaklarını gezdirdi. “Zormuş be,” dedi.
“Herhalde,” dedi Erol, külünü TCDD markalı kül tablasına
silkelerken. Bünyamin elinde bir sürü çatal bıçakla gelip İzzet’e bir omuz
attı.
“Dikilme öyle, dağıt şunları…”
Bünyamin’e bakmadan çatal bıçakları alan İzzet, boşta kalan eliyle
bulmacada bir yer gösterdi Erol’a.
“Ece,” dedi, “üç harfli, kraliçe.”
Tam da ece yazmaya hazırlanan Erol kafasını kaldırıp dik dik baktı
İzzet’e.
Mutfak kısmını restorandan ayıran tezgâhta dizili pırasa tabaklarını
görünce yüzünü buruşturdu Bünyamin. Hiç sevmezdi pırasayı. Ona
duvarları ıslak ve kömür kokan bir kapıcı dairesinde geçen ilkgençlik
yıllarını hatırlatıyordu. Rahmetli annesiyle Çemberlitaş’ta bir apartmanın
kapıcı dairesinde oturdukları sırada, sık sık pırasa pişerdi evde. Döküntü
sebzelerden başka ne pişerdi ki zaten? Annesi öldükten sonra kardeşi
Metin’le Samatya’da bir eve taşındıklarında “Bu eve pırasa girmesin,”
demişti Bünyamin. Sırtını devlete dayamasını sağlayacak adamları
olduğunu iddia eden amcasını, vaktiyle “Boşversene amca ya, bu devlete
sırt dayanır mı?” diye tersleyen Metin, “Biz sanki bayılıyoruz pırasaya,”
demişti. Her tarakta bezi vardı, bin türlü iş yapardı. Samatya’da oturdukları
sırada Bünyamin TCDD’de çalışmaya yeni başlamıştı, aldığı para ahım
şahım değildi, ama Metin’in yaptığı ne idüğü belirsiz işler sayesinde ne
pırasa ne lahana pişmişti evde. Cennet ise bu acayip, kaygan sebzeyi
Bünyamin’in sevmediğini bile bile pişirir, televizyonun karşısına geçer,
üstüne limonu sıkıp yerdi. Sanki nadir bir meyve yiyordu, öyle bir zevk
yüzünde. Bünyamin Cennet’in bacaklarını altına almış, çekyata kurulmuş,
televizyon seyrederkenki halini hatırladı. Karısını hatırlamak hoşuna
gitmedi. İncecik limon dilimleriyle süslenmiş pırasalardan uzaklaşıp
Abdülkadir’e baktı. Elinde sigarayla Erol’un karşısına oturmaya
hazırlandığını görünce pırasa tabaklarını gösterip “Şunları servis masasına
taşı,” dedi sertçe, olabildiğince.

Tanırım amaçlı olarak alınmıştır.