[Toplam:0    Ortalama:0/5]

BİRİNCİ BÖLÜM:

Antik Felsefeden Modern Fiziğe

Korintoslulara Mektup 81: Hepimizin bilgisi olduğunu biliriz. Bilgi kibirlendirir. “Fakat sevgi bina eder.” şeklindeki ifade bilimi küçümsüyordu. Batı da; Abel Rey’in ifadesiyle “Bilim insanların faraziyelerinden dini özelliğin atılmasıyla başlar.” inancı içinde bir din-bilim kavgasıyla yola çıkıyordu.

Kilisenin ilim adamlarıyla yaptığı mücadele putperestlerle yaptığından fazlaydı.

1500’lü yıllarda dünya görüşü organikti. Avrupa’da buna bağlı ve Aristo ile kilise otoritesi hakimdi.

Bu yaklaşım 16. ve 17. yüzyılda değişime uğradı. Bu Copernicus, Galileo ve Newton’un devrimci başarıları ile oldu. l7.yy bilimi Descartes’in tasarladığı “Doğanın Matematiksel Tasviri ve Analitik Akıl Yürütme” ve Bacon’un “yeni araştırma yöntemine dayanıyordu”.

İlk devrim Copernic’in Batlamyus ve Kitab-ı Mukaddesin dünya merkezli evren görüşünü devirmesiyle oldu. Galileo deneyle ilmi gözlemleri matematiksel nicelikler olarak ifade eden ilk kişidir. Bu yüzden Modern Bilimin Babası olarak anılır. Galileo’nun maddesel niceliklere yöneltme stratejisi Ruh, Bilinç, Ahlak vb. değerleri ortadan kaldırıyordu.

Descartes, modern felsefenin kurucusu iyi bir matematikçidir. Descartes “Metod Üzerine Konuşma” adlı kitabıyla yeni prensipler getiriyordu.(İndirgemeci yaklaşım, her şeyden şüphe etme kartezyen ayrım gibi..). O, ruh-maddi alem düalizmini getiriyordu. İnsan bilimlerini zihinde, doğa bilimlerini maddede toplayan bu kartezyen ayrım Tanrıyı esas alıyordu fakat bu sonraki yüzyıllarda ters olarak işleyecekti. Descartes’e göre doğa mekanikti.

Newtoncu evren de tam bir mekanik evrendi. Newton aynı zamanda avukat, tarihçi ve kilisede vaizdi. Ona göre, Tanrı başlangıçta maddeyi ve kanunları koymuştu. Böylece evren bir saat gibi çalışmaya başladı ve o gün bugündür devam etmektedir. Daha sonraları Pascal “İlk anda müdahalesi olan, sonra hiçbir şeye karışmayan Tanrı fikrine çok kızıyordu.

Bu mekanikçi yaklaşım l9.yy da Fransız Laplace tarafından uç noktalara götürüldü. O bütün kainatın tek formülle çözülebileceğini, geleceğin böylelikle tahmin edileceğini söyler. Hatta Napolyon “Sinyor Laplace! Büyük kitabınızı evrensel sisteminizi açıklamak için yazdığınızı söylediler ama tek kelime ile dahi Yaratan’dan bahsetmemişsiniz” der. Laplace`in cevabı şu olur “yer vermedim çünkü; böyle bir hipoteze gerek yoktu.”

Esir

Fakat bu ilanihaye böyle sürmedi. Newton mekaniğinde ilk çatlaklar Faraday ve Maxwell’le geldi. Bunlar “güç alanları” ile ortaya atıldı, bunlar için de maddi referanslara gerek yoktu, sonradan Maxwell durumu kurtarmak için Esir kavramını ortaya attı.

Michelson-Morley deneyi Esir diye bir şey olmadığını gösteriyordu. Ama kimse aklından geçirmeye cesaret edemiyordu.

Sarsıntılar

Rölativite-İzafiyet ve Kuantum teorileriyle Newton mekaniği, zaman, mekan, temel sabit parçacıklar, madde, determinist ve pozitivist felsefe derinden sarsıldı. İzafiyet teorisi kütlenin enerjiden başka bir şey olmadığını, parçacık denen şeylerin enerji hüzmesi olduğunu gösterdi, zamanın her mekanda farklı olabileceğini ispatladı.

Kuantum Fiziği de kuvvet varsayımlarımızı değiştirdi. Yeni kuvvet foton alışverişlerinden başka bir şey değildi. Maddenin atom altı bölümleri bize “Atomun proton elektron ve nötron’dan ibaret olmadığını bunlarında ikili görünüme sahip soyut parçacıklardan oluştuğunu gösterdi. Bunlar bazen dalga bazen parçacık görünüyordu, bu görünmede deney aletine ve bilim adamına bağlıydı

İşte Kuantum Fiziği bize bilimin, bilim adamının görüşlerinden farklı olmadığını da gösterdi.

Heisenberg kesin matematik formlarda fiziğin yetersizliğini, sınırlarını “belirsizlik ilkesi” ile çok güzel gösterdi. Kuantum fiziğinde bir olayı kesinlikle önceden tahmin edemeyiz; olma eğilimlerinden, bulunma olasılıklarından bahsedebiliriz. Bu da determinizmin çökmesi demektir.

Kuantum bize çok garip bir dünya vaad ediyor. Örneğin birbiriyle hiç iletişim imkanı bulunmayan iki varlık arasında çarpıcı bağlılaşım-Corelation görülebilir aynı kaynaktan çıkıp karşı yönlerden giden iki fotonun oluşturduğu çifte birbirinden çok uzakken biri üzerinde yapılan ölçümden öbürünün etkilendiği görülmüştür.

Yine elektronların bulunma olasılığının sıfır olduğu yerde magnetik alan etkilerinin duyulduğu deney sonuçları vardır.

Neils Bohr’un da gösterdiği gibi lokalize maddi parçacıkları dış ortamdan soyutlayamayız

-Bizde de bu nurlarla örtülen bir ifadedir -bir şey her şeyle alakadardır.-

Alman matematikçisi Hilbert önce küçük “Hilbert uzayını” ispatladı. Sonra bunun tersi olan “negatif delta Hilbert uzayını” kanıtladı. Burada zaman tersine akıyor önce sonuç sonra neden geliyordu. Böylece determinist nedensellik ilkesi de yıkıldı.

Modern fizik, Kartezyen ayrımı aşmakla kalmadı, şahsi değerlerden bağımsız nesnel bir doğa efsanesini de yıktı.

Einstein, diğer teorileri de rafa kaldırdı. Hareketlerin zamana bağlı olduğunu, zaman ve mekanın birlikte olup uzayıp kısalan, artan azalan, genişleyen. .vs. olabileceğini gösterdi ve de 4. boyut kavramını getirdi (en-boy-yükseklik-zaman).

1994te yayınlanan Tanrı ve Yeni Fizik kitabının yazarı Paul Davies, “ artık kainatın başlangıcını tam bir yokluğa komşu edebiliyoruz, çağımızın en önemli keşfi kainatın bir başlangıcı olduğudur”. Paul Davies devamla, “zamanı yaratan bir Allah kavramı, O’nun kainatı her an elinde tuttuğunu göstermektedir.

Davies’in yukarıda bahsettiği keşif big bang teorisidir.

Bu kısmı ünlü “Şok” yazarı Alvin Toffler yaklaşımıyla bağlarsak: Bilim, 1900’e kadar aldığı toplam yolun 10 mislini 1900’den sonra almıştır. Toffler bu olayı sadece bilimle sınırlı tutmaz.

Teoriden Gerçeğe

İlim: Bir metottan ibarettir. Bilim: Doğru düşünme, sistematik bilgi edinme sürecidir. Metod: Gerçekle bağdaşan bilgi edinme sanatıdır.

Karl Popper tarafından son yıllarda gündeme getirilen, mantıksal pozitivistlerin doğrulanabilirlik ilkesine karşı yanlışlanabilirlik ilkesi, David Hume’den beri gelen tümevarıma karşı çıktı.

Popper’in tezi çok basit bir mantığa dayanır. Bir önermeyi doğrulayamayız. Çünkü bunun için sonsuz sayıda deney yapmamız gerekir. Sonsuz deney yapamayacağımıza göre tüme varım saçmadır. Bütün canlılar tek başlıdır veya tüm kuğular beyazdır önermesi bize, hiç bir zaman bunun tersiyle karşılaşmayacağımız garantisini vermez.

Bu her şeye septik bakmak olarak algılanmamalı, şimdiki doğru kabullenmeler olmalıdır. Asıl olanlar çıktığında vazgeçip aslı kabul edilmelidir.

Bilim acaba objektif olabilir mi?.. Hayır. Zira bilim ile değer (bilim adamının şahsi değer yargıları) arasında ciddi bir ilişki vardır. Paradigmalarımız bir ölçüde deney ve gözlemlerimizi etkiler.

Bilim başlangıçta manevi temellere, kültürel unsurlara bağlı olarak ‘bilim için bilim’ diyebileceğimiz scientism anlayışına yönelmiştir.

Auguste Comte tarafından temelleri atılan pozitivizm akımı günümüze kadar gelmiş bugün ‘Viyana çevresi’ olarak bilinen mantıkçı pozitivizm ile devam etmektedir. Bu ekol deney ve bilim-sebep-sonuç dışında hiç bir şey tanımaz.

Antik dönemden beri varolan özellikle Aristo mantığındaki sebeb-sonuç arasındaki bağın zorunlu olmasına ilk itiraz edenlerden biri de İmam-ı Gazali dir. İ. Gazali neden-sonuç ilişkisini inkar etmemiş, sadece bu bağın zaruriyetini kaldırmıştır. Ona göre hadise sadece alışkanlık, iktiran-peş peşe gelme hadisesidir. Güneşin doğmasıyla ışık arasındaki nedensellik ilişkisi zorunlu değil, alışılmış ilişkiler olduğunu (Güneşten hemen sonra ışığın gelmesi gibi) söylemiş esas müsebbinin Allah olduğuna işaret etmiştir.

Yazar devamla, Marx, Levi-Strauss, Kuhn vb. gibilerin görüşlerini, matematiğin fiziğe uygulanamayışından bahsediyor.

Kur’an-ı Kerim ve Bilimler

Kur’anın gayesi insanlara hidayet ve rahmettir.(Nahl: 64)

O tabiat meselelerine bir vesile değildir. O, ne fizik ne kimya, biyoloji, jeoloji ve ne de astronomi kitabı değildir ama onlardan bahsettiğinde de akla ve gerçek bilime aykırı bir şey bulamazsınız.

Bugünün ilmi realiteleri sürekli değişiklik içindedir. Bu itibarla günümüzün izafi, gelir geçer sonuçları Kur’an tefsirine dayanak kılmak, isabetli, temkinli ve objektif bir davranış değildir. Hatta tehlikeli de olur. Bir takım eski tefsirlerde zelzele, ay ve güneş tutulmaları hakkında pek çok yanlış şeyler yazılmış, Batlamyus’un eski güneş sistemi modeline ve esir kavramına dayanarak bir kısım teviller yapılmıştır. Halbuki Batlamyus’un kozmolojik modelleri sadece bilim tarihi kitaplarında yer almaktadır. Şimdi her hangi biri bu ayetin yanlış tefsirine itiraz ettiğinde alimlere hakaret, modernizm hastalığına yakalanmak… vs suçlar itham edilmektedir.

Günümüzde pozitif ilimlerin bütün sonuçlarıyla Kur’an’ı tefsir etmeye yönelik moda cereyanlar mevcuttur: Şöyle ki:

-Bilimsel bakış, icad ve çoğu doğrular geçici teoriler mesabesindedir dolayısıyla her an yanlış oldukları ortaya çıkabilir. Bu yüzden Kur’an’ı hemen yeni bilimsel buluş ve teorilerle tefsire girişmek zihinlerde tamiri zor şüpheler uyaracağı gibi Kur’an’ın nihayetsiz manasını da daraltacaktır.

-Tefsir biliminden faydalanmak ayrı, Kur’an’ı bilim istikametinde tefsir ayrıdır.

-Bu tarzda üstünlük göstermeye çalışmakta verimsiz ve isabetsiz bir taktiktir. Zira o zamanda kalkıp “şu şu mesele Kur’an’da var mı?” diye bir kısım keşif ve teorilerin Kur’an’da olup olmadığını sorabilirler.(Son söz onların olabilir.)

– * Ayrıca cin, melek, ruh, ters duran Tuğba ağacı vb. Maddesiz ruhi varlıkları anti madde ile katyonlar ile izaha kalkışmak materyalizm etkisinden başka bir şey değildir.

(Hans Von Ainbeg, Ahmet Hulusi gibi)

Bu kısımda yazar cüretkar biçimde şöyle diyor: Faraza bir büyük alim esir’den bahsetti diye esirin varolması gerekmez… .üstelik esir anlayışı Hristiyanlığın teslis inancının uzantısıdır: Yok efendim, bu şeyh, bu müceddid, bu mürşid-i kamil, bunları keşf ile keramet ile bilir.

Bu bölümün kaynak dizininden bazıları:

M Abdülfettah Şahin, Selim Uzunoğlu, Fuat Bozer….İlim ve Bilim, Töv, İz Yay., Yeni Asya Yay., Tübitak.

İKİNCİ BÖLÜM

Kuantum Fiziği Öncesi

Galileo ve Newton’un temellerini attığı ve onları izleyen 2 yüzyıl boyunca bir çok kanıtlarla güçlenen mekanik teori prestijinin zirvesine ulaştı. Bilim; hiç değilse fiziki ilimler, son aşamaya ulaşmış sayılıyor, geriye daha hassas ölçümler ayrıntılar kaldığına inanılıyordu. Galileo’dan beri bilim animistlerin (canlı) dışındaki şeylerin hepsini yüce Allah’a bağlayan telakkileri ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

Determinizm adeta ilahlaştırılıyordu. Fizik dogmatik bir hale doğru giderken yavaş yavaş mekanik teoride çatlaklar oluşmaya ve büyüme başlıyordu.

l9.yy son yarısında İngiliz Maxwell dahice bir buluşla ışık olaylarının aslında elektromanyetik olaylardan başka bir şey olmadığını gösterdi. Optik ve elektrik birlikteliği sağlanmıştı. Ama elektromanyetik kimyayı mekanikle bağlaştırmak imkanı bulunamıyordu. Klasik mekanik olayların meydana geldiği yer olarak mutlak salt bir uzay ve zaman var sayıyordu, elektro manyetizma teorisi ise buna uymuyordu.

Mekanik teori ile alan teorisini ancak “Esir” denilen hayali bir madde bir arada tutabiliyordu. Esir denen bu madde ağırlıksız tüm boşlukları dolduran maddeydi.

20.yy başlarında öyle fiziksel hadiselerle karşılaşıldı ki bunları klasik fizikle açıklamak imkansızdı. (Siyah cisim ışıması, compton olayı, foto elektrik olayı. .)

Özetle, ışık, bazen dalga, bazen tanecik, foton görüntüsü veriyordu. Bu ikisini içine alan karmaşık teorilere ihtiyaç vardı. Böylelikle doğanın dalgacık, tanecik özelliklerini birleştiren Kuantum teorisi gelişmeye başladı.

Esirin varlığını ispatlamak için yapılan Michelson-Morley deneyi mekanik teoriyi gerçek bir bunalıma soktu. Einstein’e kadar 30 yıl açıklanamadı. Newton’un teorisi çok ciddi tenkitlere uğruyordu.

Brown Hareketi

İskoç Botanikçisi Robert Brown 1827 yılında suya bırakılan çiçek tozlarının titrediklerini, bunun adi bir mikroskopla gözlenebileceklerini söylüyordu. Brown, belirli bitkilerin çiçek tozlarını suya koyup davranışlarını incelerken bir çoğunun açıkça hareket ettiğini gördü. Sık sık yenilediği gözlemlerden sonra, bu hareketlerin sıvıdaki akımdan ve bu sıvının yavaş yavaş buharlaşmasından ileri gelmediğini bilakis taneciklerin kendi hareketleri olduğuna inandı. Brown’ın gözlemlediği şey suya konulan taneciklerin hiç durmayan kıpırtısıydı. Değişik çiçeklerin tozlarını denemek sonucu değiştirmiyordu. Hatta inorganik cisimlerin çok küçük boyuttaki parçacıkları dahi suyun içine atılınca hareket ediyorlardı. Bütün eski deneylerle çelişir gibi görünen bu hareket nasıl açıklanmalıydı? “Brown Hareketi” adı verilen nedeni üzerinde birçok kuşak hiçbir sonuç elde edemeden düşünmüşlerdi. Suya bırakılan her bir taneciğin konumu, garip bir yörüngedeydi. Şaşırtıcı olan hareketin durmadan devam etmesidir. Sallanan bir sarkaç, suya konulunca çabucak durur. Brown Hareketinde gözlemlediğimiz “asla azalmayan bir hareketin varlığı “bütün deneylere aykırı görünüyordu.

Einstein bilmeceyi çözdü. Maddenin kinetik teorisini göz önünde bulundurarak sıvının atom ve taneciklerinin kendilerine oranla çok büyük olan katı parçacıkları harekete geçirdiklerinin farkına vardı. Yani suyu oluşturan atomlar kendilerinden kat kat büyük olan çiçek tozlarını bombalamaktaydılar. Bombalanan tanecikler yeteri kadar büyükse Brown Hareketi oluşmaktaydı. Bombalanan moleküllerin belli bir enerjisi olmasaydı, başka bir deyişle onların kütleleri ve hızları olmasaydı Brown hareketi oluşmazdı. Dolayısıyla bu hareketin incelenmesinin, bir molekülün kütlesini ölçmeye yaraması hiçte şaşırtıcı değildir … diyor Einstein. Einstein derhal bu fikri formülize etti. Bununla da atoma şiddetle karşı çıkanları bile inandırdı.

Fotoelektrik Olay

Yüzyılımızın başında ortaya atılan iki teori fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar Kuantum ve Rölativite teorisidir. Rölativite teorisi tek başına kendi yolunda yürüyen bir adamın ürünüyken Kuantum teorisi birçok kişinin katkılarıyla oluşmuştur. Bu kişiler Planck, Einstein, Bohr, De Brogfie, Schroedinger, Heisenberg, Dirac ve Pauli… dir. Bunlann herbirine Nobel Ödülü Kuantum Teorisine katkılarından dolayı verilmiştir. Kuantum Teorisi yüzyılımızın en büyük bilimsel devrimi sayılırken Einstein’in bu alandaki katkıları da gözden uzak tutulamaz.

Isıtılarak kızıl kor haline gelmiş bir metalin çıkardığı ısı ve ışık radyasyonunun niteliği pek çok fizikçinin ilgisini çeken bir problemdi. Evrende her cisim radyasyon neşreder. (veveya emer). Bununla birlikte cismin emdiği radyasyon ile neşrettiği radyasyonun eşit olabilmesi için çevresiyle termal dengede olması gerekir. Böyle bir dengedeki mevcut radyasyona “siyah cisim ışıması” denir.

Ateşte kızdırılan maşa önce kızılaltı kesimine düşen uzun dalgalı radyasyon yayar. Sıcaklığın artmasıyla giderek daha kısa sarı, nihayet beyaz görünür. Daha da artmasıyla yelpazenin mor ötesi kesiminde gözle görülemeyecek kısa dalgalara dönüşür. Max Planck çalışmaya başladığında bu enerji dağılımını ölçebilmekte idi. Problem ölçme sonuçlarının beklenene uymamasından kaynaklanıyordu. Radyasyon enerjisi sürekli akış biçiminde kabul edildiğinden sınırsız uzaması gerekirdi. Ne var ki deney hiçbir maddenin nedenli ısıtılırsa ısıtılsın sonsuz enerji vermediğini gösteriyordu. Çözüm çok basitti: Radyasyonun sürekliliği fikrinden vazgeçmek. Ama doğanın sürekliliği o zamanlar su götürmez gerçek sayılıyordu. Planck çözümünün inandığı klasik fiziği sarsacağını bilmiyordu. Planck giderek temel formülüne ulaşıyordu E=h.f (h=6,625. 10(üzeri -34) joule/saniye ). Formül Planck’ın Kuantum ediği enerji parçacığı ile dalga frekansı arasındaki ilişkiyi sergilemekteydi.

Işıkta hem dalga hem de foton-tanecik özelliği göstermekte idi. Kuantum mekaniği ile bu iki durumun bir birine zıt olmadığı anlaşıldı. (bu ikilem dualite ilkesi denir.)

Kuantum Fiziği, Atom -Altı Parçacıklar

Kuantum Fiziği 20.yy biliminde en önemli kilometre taşlarından biridir. Hatta pek çok felsefi ve epistemik dönüşümler başlatan yolun gerçek başlangıcıdır. Kuantum teorisi, mikrokozmozun, atom ve onun daha alt elementer parçacıklarının doğasını tasvir etme girişimiyle ortaya çıkmıştır. Kuantum fiziği birçok bilim adamının ekip çalışması ve birbirlerine önemli katkıları sayesinde bugünkü seviyeye gelebilmiştir. Planck, Rutherford, Thomson, Beguerel, Marie Curie, Einstein, Bohr, de Broglie, Schrödinger, Dirac, Heisenberg, Paul gibi birçok değerli bilim adamının ortak ürünüdür. Kurucuları arasında Einstein’nında bulunmasına rağmen kuantum fiziğinin klasik fiziğe ve yerleşik sağ duyuya aykırı sonuçları, onu evladı sayılan bu teoriye sırt çevirdiğini görmekteyiz özellikle, bu teorinin nesnel gerçeklik kavramlarıyla çelişmesi ve diğer büyük teori rölativitenin ruhuna aykırı “ani, hayaletvari, yerel olmayan” etkileşmeler içermesi onu şaşırtmış olmalıydı ki, sağ duyuya aykırı bu teorinin geçici olduğuna inanıyordu.

Rutherford alfa ve beta ışımasını bulmuş, bir elementi diğer elemente dönüştürmeyi başarmış, atomların merkezinde (+) yüklü bir çekirdek ile bunların etrafında dolaşan (-) yüklü elektronları bulmuştu. Atom olaylarının devinimlerini açıklayan tutarlı bir teori Paul tarafından ortaya atıldı.

Heisenberg’in belirsizlik ilkesi bir parçacığın gelecekteki konumunu ve hızını hesaplayabilmek için şu andaki durumu kesin olarak ölçülebilmelidir. Örneğin elektronu ele alalım çekirdek etrafındaki hızı en az 10(üzeri 10) cm/s içinde tanımlanmalıdır aksi halde elektron atomun çekiminden kurtulup dışarıya fırlayacaktır. Bu elektronun konumunda 10 (üzeri (-8)) cm lik oynama demektir. l0 (üzeri (-8)) zaten atomun çapıdır. Bu da şu demektir; elektron aynı anda atomun her yerinde bulunabilir.

Netice olarak kuantum fiziği tek ve kesin bir sonucu öngörmez.

Yeni fizikte bir çığır da Dırac’le açıldı. Dirac bir tek matris denklemine eşdeğer rölativistik dalga denklemleriyle ortaya atıldı. O elektronların “spin” denen açısal momentuma sahip olduklarını ve anti-parçacıkları öngörüyordu.

Yine Bohr’un da yeni fıziğe katkıları çok olmuştur.

Max Planck, Einstein, Schrödinger gibiler kuantum teorisinden ürkmüşler, bazıları kulak tıkamışlardır. Hatta “Schrödinger’in Kedisi” bu yüzden tasarlanmıştır.*

Kuantum dünyası her ne kadar bize ters gibi gelse de şimdilik deneyler onu haklı çıkarmaktadır.

(Spinlerin bizim seçimimize kadar gecikmesi, varlıkların lokal olmayan bağıntılarla irtibatlı olması, ihtimallerle yol seçilmesi vb de kuantum Haklılığı gösterir mahiyettedir)

(*) Sağlıklı bir kediyi hava alabilen bir kutunun içine koyalım. Kutuda zehirli bir gaz şişesi bulunsun. Ve bu şişe yarı ömrü 1 saat olan radyoaktif mikroskobik bir parçacıkla işleyen mekanizmaya bağlı açılıp kapansın.

Bir saat sonra kedinin ölü-canlı ihtimalleri eşittir. Kedinin durumu=canlı +ölü’ dür yani kedi bir süperpoze durumunda hem ölü hem canlı gibidir. (kitap dışı olarak bkz. Bilim ve teknik Ocak ’97, Bir Berilyum atomunun aynı anda iki yerde birden bulunması sağlandı.)

En Küçükler

Son birkaç on yılda proton, nötron ve elektron gibi parçacıkların Lepton ve Kuark denen iki temel sınıftan oluştukları anlaşılmış ve bunların şaşırtıcı antileri kesinleşmiştir.

MÖ 4.yy da Demokritus maddenin mahiyeti ile ilgili düşünürken onun en küçük bölünemez bir taneciğinin bulunacağına hükmetti ve bölünemez manasına gelen `atom’ adını verdi. Bu takip eden 2000 yıl boyunca değişmedi.

Atomun çapı l0(üzeri-8)cm olup çekirdek etrafında elektronlar dolanmaktadır.

Atomun çekirdeği toplam hacminin milyarda biri olmasına rağmen kütlesi korkunç bir şekilde fazladır (toplamın %99 97 !!!). Ve bir elektron, protonla aynı miktar elektrik yüküne sahipken kütlesi 1836’da biri kadardır.

Nötrinolar

Nötrinoların kütlelerinin yok denecek kadar az olması, manyetik alandan etkilenmemeleri, ışık hızıyla hareket etmeleri yakalanmalarını güçleştirmektedir. İlk olarak -teorik öngörüsünden 24 yıl sonra- 1956 ABD Güney Carolina’da bulunabildi.

Bunlar dünyamıza bir ucundan girip 1/25 saniyede öbür ucundan çıkabilirler. Üç çeşidi vardır; Muon, tau ve elektron nötrinosu. Bunlar hesaplanan tahmini kıyametin zamanını daha da yaklaştırır.

Pozitronlar

Bunlar elektronun kütlesine sahip, pozitif yüklü parçacıklardır. Yaşam süreleri çok kısadır.

Fotonlar; Aksiyonlar, bozon, gluon, grevitation

Bu günkü evrende her çekirdek için 20-100 milyon arası foton vardır. Fotonların antisi yoktur, (1) tam spinlidirler. Elektrik yükü ve kütleleri de yoktur.

Mezonlar

İkili kuarkın birleşmesinden oluşur (biri kuark, diğeri anti kuark). Eşit sayıda yaratılmışlardır. Pion, Kaon, Eta… gibi çeşitleri vardır.

Özel İzafiyet

…Şimdi en can alıcı noktaya geldik: ışık hızına yakın bir hızla giden tren ve üzerindeki yolcu örneğini iyi anlayalım.

Tren A noktasından B noktasına hızla hareket ediyor. Tren farz edelim ki saat tam 12’de M noktasına gelmiş olsun.

Yere göre saat tam 12’de A ve B noktalarına aynı anda yıldırım düşsün. Yerdeki gözlemci (C) şöyle diyecektir: Saat 12.00’da A ve B ye aynı anda yıldırım düştü.

Gelelim tren üstündeki yolcuya. Çok hızlı A dan B ye gittiği için A nın ışığı yerdeki gözlemciye ulaştığından daha geç ulaşacaktır. Mesela 12.10’da. Tren üzerindeki yolcu şöyle diyecektir: (B’nin ışığı, çok hızlı tren üzerindekine yerdeki C’ye göre daha çabuk ulaşacağından) 12’ye 10 kala, A ya 12.10 da yıldırım düştü.

Şimdi trenin ışık hızı ile gittiğini düşünelim. Bu takdirde A’nın ışığı hiç bir zaman yolcuya ulaşamayacaktır. Yolcu şöyle diyecektir: B noktasına yıldırım düştü. Yolcuya sorulduğunda yıldırım sadece B ye düştü A ya düşmedi.

Kitabın Üçüncü Bölümü, evren modelleri, makrokozmos gibi alt başlıklarda incelenmiş, big bang, kıyamet, karadelikler türü konularda taslak bilgiler verilmiş.

Timaş Yayınları