OKUYUCU PUANLARI
[Toplam: 1 Ortalama: 5]

Horoz adlı öykü Ömer Seyfettin’in ilk kez 1919 yılında yazdığı ve 1919 da Vakit Gazetesinde yayımlanan bir öyküsü olmaktadır.   (Horoz, Vakit , S. 764, 22 K.evvel 1335/22 Aralık 1919, s. 3. )

Ömer Seyfettin bu öyküsünde hayvanlar âleminden bir olayı örnek göstererek kadın ve erkek ilişkileri konusunu irdeleyen ilginç bir öykü yazmıştır.

HOROZ ÖYKÜSÜNÜN ÖZETİ

Öykü, kocaya varmak istemeyen bir genç kızın hatıra defterinden alınmış bir öykü şeklindedir.  Zengin bir ailenin kızı olan bu genç kıza bir çok talip çıkmakta ama genç kız evlenmek istememektedir. Ailesi bu nedenle ona doktor bile getirmiş, ama doktor belirli bir şey söylememiştir.

Genç kız neden evlenmek istemediğini de kimseye söylemektedir. Çünkü kendisine güleceklerini düşünmektedir. Oysa onun evlenmek istemeyişinin nedeni horoz ile ilgilidir. Evden dışarı çıkmayan genç kız bahçede sık sık tavukları ve horozları gözlemlemekte tavukların insanları beslemek için yumurtlayıp civciv çıkardıklarını, yavruları tehlikeye düşünce canlarını hiçe sayıp saldırdıklarını ama horozların tavukları kandırmaktan ve üzerlerine çıkarak tepinmekten başka bir işe yaramadıklarını izlemektedir. Tüm erkekleri e horozla benzeten genç kız horozların tavukları ezdiği gibi erkeklerin de kadınları ezdiğini düşünmekte, horozsuz bir ev istemekte o yüzden de evlenmemektedir.

HOROZ

“Bir genç kızın hatıra defterinden alınmıştır.”

…..

… Yine bugün derin bir ızdırap içinde kıvranıyordum… Annem, babam, kardeşlerim, akrabalarım, hepsi bana çılgınmış gibi bakıyorlar. Çünkü evlenmek istemiyorum.

Dün tanımadığım ihtiyar bir doktora beni uzun uzadıya muayene ettirdiler. Zavallı adam “Kızınızın sinirleri bozuk, hava değişimi gerekli” dedi. Oysaki durumu ben biliyorum. Hiçbir şeyim yok. Sağlığım yerinde. Aklım başımda. Sadece koca istemiyorum…

“Niçin” diyenleri

“Niçinse niçin…” diyerek tersliyorum. Niçin olduğunu söylesem gülecekler. Aklımı kaçırdığımı düşünecekler. Fakat bu kesin kararımda o kadar haklıyım ki …

Bütün dünya bir araya gelse fikrimi değiştiremez. Ben, genç kızların, hayallerinde rüya bulutlarında kurulmuş, esiri oldukları, bir taht üzerine oturttukları < Koca > denen gücün ruhunu anladım. Yani erkeğin içini biliyorum. Ondan öyle ürküyorum ki…

Böyle bir isteyen çıktı mı, sanki bir ejderhanın ağzına atılacakmışım gibi, bağırmaya, haykırmaya, kendimi yerlere çarpmaya başlıyorum… İşte bunun için bana deli diyorlar..

***

Evet, ben erkeğin içini anladım. Benim kadar dünyada hiçbir kız, hiçbir kadın, bu zalimi anlayamamıştır. Onu derin derin analiz ettim. Ruhunda ki anlamı duydum. İstasyonun uzağında ki tenha köşkümüz, bu keşfim için bana çok uygun bir yer oldu. Biz ailece biraz içe kapanığız. Ne misafirliğe gideriz, ne de bize gelirler.

Adeta bir çiftlik hayatı süreriz. Bütün zamanım babamın verdiği fenni, ahlaki kitapları okumakla, kardeşlerimin anlamsız, alakasız iddialarını dinlemekle geçer. Okumadığım zaman tavukların bahçesindeyim, yemlerini ben veririm. Folluktan yumurtalarını ben toplarım. Kuluçkalarına ben bakarım. Ah bu tavuklar…!

Dünyada bunlar kadar sevimli, bunlar kadar kendi hallerinde, bunlar kadar saf, bunlar kadar masum bir mahlûk var mıdır?

Hayatları bütün bir görev, bir fedakârlık destanıdır. Bizi beslemek için muntazam yumurtlarlar. Civciv çıkarmak için haftalarca karanlıkta, aç, susuz, uykusuz, güneşsiz, eğlencesiz, yumurtaların üstünde yatarlar, kendi sıcaklıklarıyla yavrularını canlandırırlar. Sonra onları büyütünceye kadar yerlerde buldukları tanelerden – obur oldukları halde– kendilerini mahrum ederler. Onları korumak için en müthiş saldırılara karşı kanat açarlar, kendilerinin yüz katı büyük bir düşmanın üstüne atılırlar.

Ama yüce davranışları, bu ahlakçılıkları sanki bir günahmış gibi, Allah zavallıların başına korkunç bir bela musallat etmiştir.

Horoz…

Kümesin bu mağrur kralı zulümden başka hiçbir şeyden tat alma-yan zorba bir Neron ’dur. Görev, fedakârlık, muhabbet, şefkat, merhamet nedir bilmez!

Dehşetli bir kendini beğenmiştir. Yalnız kendi tuvaletiyle, kör boğazıyla, keyfiyle, meşgul bir geveze…

Bizim kümeste olan ise bunların en reziliydi.Geçen hafta onu… İstemsiz bir sinirle öldürdüm!

Fakat bu kaç senenin intikamıydı… Sırtında sanki kanla, altınla işlenmiş ağır, pırıl pırıl bir manto, başında vahşi ruhunun temsili gibi balta şeklinde bir taç…

Hançer gibi keskin bir gaga..Sonra o ayaklarında ki mahmuz dediğimiz sivri süngüler…Dikkat ederdim, tavukların hiçbirini sevmezdi.

Aklına gelir gelmez “gıt, gıt gıt” diye yerden bir şey bulmuşta, sözde ikram etek istiyormuş gibi bağırır, yalanına kanıp kanıp gelen masum tavuğu, keyfi için hırpalar, ezer, canını yakar…Sonra dönüp suratına bile bakmazdı.

Hele yerde bir şey bulup “gıt,gıt” diye çağırması…Beni en çok kızdıran bu yalandı.Yiyecek bir şey buldu mu, kendi yutardı.Yenmeyecek, yutulmayacak bir taş, bir kum parçası buldu mu, hemen tavuğa ikram “gıt, gıt, gıt!”

Yemleri verirken bakardım, tavukları çağırmak aklına gelmez, en önde koşar, taneleri acele acele yutar, yanına yaklaşanları hançer gagasıyla yaralardı. Sabah oldu mu insanlara bile “Uyanınız, uyanınız. Haydi, bana hizmet ediniz!” der gibi kanat çırpıp uzun uzun ötmesi. İşte tek özelliği buydu. Zorba, maskara, şarlatanı çirkin bir ses…

Bülbülün feryadında bir şiir, karganın avazında bir keder, baykuşun o kadar tiksinilen kahkahasında bile bir matem, bir uğursuzluk lezzeti vardır.

Fakat horozun sesinde küstahlıktan başka ne duyulur? Evet en temiz, en beyaz tavukların kanatlarında ayaklarının çamurdan resmi hiç silinmez, küçük yavru horozlara hiç göz açtırmaz, hatta zavallıları öttürmez, öttüklerini duyunca koşar, mahmuzlarının altına alır, kan revan içinde bırakırdı.

Gagasının darbesinden civcivlerde kurtulamazdı.Kazara önünde ki yeme yaklaştılar mı, onları hançerler, hatta bazılarını bile öldürürdü.

Zalim olduğu kadar da korkaktı. Havadan bir çaylak geçse korkudan tuhaf tuhaf bağırır, büzülür, birdenbire küçülür, kanatlarını yukarı çeker, şaşkınlığı bir müddet devam ederdi. Tavukların tepelerinden kopmuş tek bir tüy gagasından her vakit sönmüş bir sigara gibi takılı dururdu.

En çok musallat olduğu bir nemse tavuğuydu.Güzel, bembeyaz, şuh, tatlı, sakin bir hayvancağız…

Onun adını ‘pamuk’ koymuştum.Bahçeye ne zaman insem, sanki bu tavuğa olan muhabbetimi sezmiş gibi, gözümün önünde doğru zavallının üstüne atılır, tüylerini yolar, hızını alamaz, yatırıp güzel boynunu yerlere sürterdi.

Bir gün baktım, başından kanlar akıyor…Hemen tuttum, yıkadım vazelin sürdüm. Götürüp ahırın kapısına bıraktım.

Aradan bir ay geçti. Daha yarası iyi olmamıştı, fakat o kadar semizlemiş, o kadar irileşmişti ki…Babam farkına vardı. Dedi ki “Buna taze gübre yaradı”

Hayır… Ona gübre yaramamıştı.Horozun zulmünden, baskısından, dayağından kurtulmak yaramıştı. Çünkü ahırın bütün gübreleri her hafta tavukların bahçesi-ne taşınıyordu.

Pamuk rahattan, mutluluktan, kötü muamele görmemekten o kadar şişti ki… Artık hızlı yürüyemiyor, ördek gibi sallanıyordu.

Babam “Bu tavuğu keselim, yüreği yağ bağladı. Çatlayacak!” demeye başladı.

Rica dinlemek âdeti değildi. Yalvarmama, yakarmama aldırmadı. Ahırın avlusunda cehennemden cennete düşmüş bir mutlu yaşayan, zavallı pamuğu kestirdi.

Horoz’un yanında ki tavuklar yine tüyleri yoluk, yine sıska, yine kirliydiler. Tüyleri temiz, kanlı canlı, mutlu olan sade-ce horozdu. Hepsine zulmederek sadece kendisi safa sürüyordu. Her davranışı küstahça ve kabaydı. Bütün kümes halkı, sanki onun gaga yarasını almak, ayaklarının çamurlarına, kanatlarını silgi yapmak için yaratılmıştı.

Düşmanlığım büyüyor, büyüyor, bütün ruhumu kaplıyordu. Bazı geceler, bu horoz, bir kâbus içinde karyolamın başına konar, dayanılmaz hakaret tokatlarının boğuk seslerini andıran kanat çırpmalarıyla acı acı öterdi “Kalkınız, benim keyfime hizmet ediniz!”

Tavrı, kümese, tavuklara, bütün bahçeye baskısı çekilmez kurumu, bana o kadar etki etmişti ki…Yavaş yavaş her vakit sebepsiz bir hiddetle köpüren babamı da bu horoza benzetmeye başladım.

Onun da tipinde bir horozluk vardı. Gözleri dikti. Yuvarlaktı. Kalıpsız, kırmızı büyük fesi, tıpkı bir ibik gibi duruyordu.Öfkesiyle evi tir tir titretirdi…

Annem, otuz senelik karısı olduğu halde, daha yanında bile si-gara içemiyordu.Kardeşlerim, ağabeyim, bahçede ki yavru horozlar gibi ağız açamazlar, ona cevap veremezlerdi.Dikkat ettim babam horoza benzediği gibi, tek katlı ve uzun saçaklı evimizde büyük bir kümese benziyordu.

En iyi tünek, yani yukarıda ki balkonlu salon, babamın yatak odasıydı.Biz bütün ev halkı bir sürü tavuk…Gözünde hiç ama hiç önemimiz yoktu. Hizmetçileri döver, uşakları kovar, mutfağa karışır, kardeşlerimi azarlar, anneme gık dedirtmez, bana da göz açtırmazdı.

Evde özellikle yalnız o vardı. Kümeste horozun olması gibi… Yalnız o… Biz hep onun esirleri… Son posta geldikten sonra bi-le, o gelmeden sofraya oturmayız, bazen gece yarılarına kadar beklerdik.

Önemsiz bir şeye sinirlendi mi, küfürleri hepimize birden yöneltirdi. “Allah belanızı versin” , “Benim ekmeğimi yiyen a-zar” , “hepsini gebertsem öfkemi alamayacağım vallahi” filan falan…

Evet, horoz kümeste, babam evde hüküm sürüyordu. Özelliğinden, doğasından, zihinsel, kabasal, nazik olmayan tavırlarıyla aralarında zerre kadar fark yoktu.Kümeste ki tavuklar gibi evde de, babama karşı koyacak yoktu.

Sesiyle, yakınlara düşen bir yıldırım gibi camları zangırdatırdı.  Onun dehşetinden ürken yavru horozlar meydanı boş bul-unca ötmeye özenirlerdi.Belli ki sadece kendine özel bir kümes bekliyorlardı.Bir gün anneme, babamın bu hallerinden şikâyet ettim.Zavallı kadın “Yavrum, bütün erkekler böyledir” dedi.

“Bütün erkekler böyle mi?”

“Evet”

“Hepsi böyle sert mi olur?”

“Elbette… Kadın yumuşak, erkek sert”

“Bu olur mu ya anneciğim… Bizde insanız” diye itiraz edecektim. Lafı ağzıma tıktı “Dünyanın düzeni böyle kurulmuş! Kadın, kadın! Erkek, efendi! Namuslu insanlar bu düzenin dışına çıkmazlar”Bu tartışmadan sonra sinirlerim bozuldu. Son derece üzgün bahçeye indim.

Horoz yine işi azıtmış, tavuğun birisini bırakıp birisini altına alıyor, zavallıları kovalıyor, tuttuğunu dövüyor, kısacası ortalığı alt üst ediyordu.Eğer o olmasa, bu güzel, sevimli, iyi ve yumuşak huylu, tavukcuklar mutlu olacaklar.

Pamuk’un ahırda semirdiği gibi rahattan, üzütüsüzlükten şişmanlayıvereceklerdi.Hepsini bir anda kurtarmak aklıma geldi. Bu bir şimşekti.

Sanki aynı zamanda kümesi bu zalimden kurtarmakla, evdeki esirliğimizin intikamını da almış olacaktım. Kilere koştum. Bir avuç arpa aldım. “Geh, geh, geh” diye tavukları çağırdım.

Her zaman olduğu gibi önce horoz koşuyordu.Diğer avucumda kocaman bir taş sakladım. Arpaları ayaklarımın dibine döktüm.Horoz bugün daha çok parlıyordu. İbiği daha kırmızıydı. Boynunun tüyleri bir sorguç gibi esîr kıvılcımlar saçıyordu.

Önüne geçmek isteyen tavuklara hiddet sesleri çıkararak, zavallıları gagalayıp bağırtarak yaklaştı.Taneleri birbiri arkasına, hırçın bir acele ile yutuyordu.Yavaşça taşı kaldırdım. O farkına varmadı. Parlak sırtı bir pehlivan arkası gibi genişti.Omuzlarının, kanat başlarının arasına baktım. Avucumda ki taşı bütün kuvvetimle baktığım noktaya indirdim. Horoz acı, sert, keskin, dehşetli bir ses çıkardı.

Taş bir tarafa fırladı. Tavuklar kaçıştılar.Yere uzanmış kanatları, yırtıcı demir çengellere benzeyen çirkin ayakları titriyordu. Ağzından dili çıkmıştı.Tavuklar, zalimin ölümüyle kavuştukları, özgürlüğü birdenbire anlayamadılar.Ben içeri girdim.

Ertesi günü babam horozun ölüsünü bulunca, küplere bindi “Duvardan çocuklar girmiş, taşla öldürmüşler!” diyordu.Korkudan herkes acıdı, matem tuttu. Yalnız ben sesimi çıkarmadım. İşte bir hafta var ki tavuklar mutlu…

Tepelerindeki kellik, yavaş yavaş çıkan tüylerle kapanıyor. Babam bahçeye her çıkışında “Ah zavallı horoz! Benim adamlarım adam değil ki… Bir bahçeyi koruyamazlar. Horoz değil mübarek, sülündü sülün…” diye matemini tazeliyor, ben içimden “Oh!” diyordum.

Bu horoz, babamın fikrince, tavukları o kadar güzel idare edermiş ki… İdare, yani dayak, hepsinin tüylerini yolup kafalarını kel etmek! Allah için kendi de bize güzel idare ediyor!

***

Zengin olduğumuz için, görücüler, bizim bu uzak köşke gelmekten hiç usanmıyorlar.Ben tabi hiçbirisine çıkmıyorum. Ezberden beğeniyorlar. Yine istiyorlar. Annem, babam vermeğe kalkıyorlar.

Diyorum ki onlara “Kocaya varmayacağım, kocaya varmayacağım”“Niçin varmayacaksın?”“Niçinse niçin…”İşte aldıkları cevap! Fakat ben niçin varmayacağımı biliyorum.Erkeğin bir horozdan başka bir şey olmadığı için!Horozlu kümes… Kendi köşkümüzde su mu çıktı?Ben horozsuz bir kümes, yani kocasız bir ev istiyorum.

Efendisiz, kumandansız, amirsiz, emirsiz bir hayat istiyorum.Annem diyor ki “Dünyanın düzenini bozamazsın, her kadına mutlaka bir erkek lazım!”

“…”

Eğer bu doğruysa babamın ezmesi yeterli değil mi?O ölürse evimizde büyüğün korkusundan ötemeyen kaç tane yavru horoz var! Yeni kümeslere tıkılmakta, yabancı horozların gagalarını yemekte anlam ne?