Trol | Doğu Yücel | Birazoku

Hayır, hiç kendini kandırma, bu ne “yasak” ne “sansür”, bunun adı otosansür. Sen bizzat kendini susturuyorsun. Linç başladığından beri büründüğün sessizlik bile sanatın özgür, dışavurumcu ve isyankâr doğasıyla çelişmiyor mu? Her türlü duyguyu taklit etmekle yükümlü olan sen, yani aktör, içindeki gerçek duyguları, öfkeyi, hayal kırıklığını, üzüntüyü yansıtamıyorsun. Çünkü istemiyorlar. Sahneye dön soytarı, diyorlar. Sinema perdesi, televizyon ekranı veya tiyatro sahnesi, bunlar olur. Ama başka bir yerde, başka bir konuda konuşamazsın.

Al repliklerini ve oku. Asla senaryodan çıkma. Sakın ha, doğaçlama yapayım deme!

Türkiye’nin en ünlü oyuncularından Kaan Balaban ansızın başlayan bir linç hareketinin hedefi olur. Gizemli bir sosyal medya trolünün başlattığı linç gün geçtikçe sadece kariyerini değil, akıl sağlığını ve özel hayatını tehdit eden bir kâbusa dönüşür.

Bir yanda alkışlarla beslenen bir aktör, diğer yanda klavye başında nefret kusarak var olan isimsiz bir trol. Ülke yangın yeriyken kendi küçük savaşlarında debelenen iki adamın kıyasıya düellosu.

Doğu Yücel, şimdiki zamanı, burayı anlatıyor, iki erkeğin ego savaşı üzerinden bir toplum portresi çiziyor. Dizi sektörünün adaletsiz çarkları ve sosyal medyanın acımasız mahkemeleri ülkede olup bitenlerle iç içe geçiyor. Trol, üstümüze yapışan rolleri, aileden devralınan kimlikleri ve görünmez zincirlerimizi kara komediyle ifşa ediyor.

İlk sayfasından okuru içine çeken, son sayfasına kadar merak ve gerilimi canlı tutan, sağ gösterip sol vuran, bol sürprizli bir roman bu. Adı üstünde, Trol!

**

Trol: 1. İnternette insanların keyfini kaçırmak ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışan, alaycı söylemlerle kasıtlı olarak kişilere rahatsızlık veren kişi. 2. İskandinavya folklorunda dev ya da cüce olarak resmedilen, mağaralarda veya köprü altları gibi izbe yerlerde yaşayan çirkin bir yaratık. Yolcuları çeşitli işlerle oyalar veya haraç keserler. 3. Teknelerle suyun dibinde sürüklenerek çekilen, huni biçiminde geniş ağızlı balık ağı.

“Yaşamak, kalbin ve zihnin derinliklerinde
trollerle savaşmaktır.”
Henrik Ibsen, “Bir Kıta” şiirinden
“Martılar, trol teknesini takip ederler, çünkü denize
sardalya atılacağını düşünüyorlardır.”
Eric Cantona, Irkçı taraftara uçan tekme
attıktan sonraki açıklamasının tamamı.
“Epigraflar faydalıdır,
iyi bir okur için bir romanı daha başlamadan bitirmek,
onu lime lime edip içini boşaltmak istiyorsanız…”
Gülay Tokgöz, Edebiyat Eleştirileri, 1. Cilt

trük*

* Sinemada, tiyatroda gerçek duygusu vermek
için teknik ustalıkla yapılan numara.

KAAN AYNA KARŞISINDA
KENDİSİYLE YÜZLEŞİYOR

Sadece ağlaman gerekiyor. Hepsi bu. Zaten var bi’ ağlayasın. Yalan mı? Normal bir ağlama kesmez seni ama. Şöyle, hıçkıra hıçkıra, hüngür hüngür, şakır şakır, bağıra çağıra, tepine tepine, salya sümük olmalı. Epeydir tutuyorsun kendini çünkü. Sen tuttukça da tüm o istenmeyen duygular birikti: Gösterişli hayatınla kendinden bile gizlediğin güvensizliklerin, bir çöp gibi değersiz hissetmelerin, tarihin tozlu sayfalarına karıştığını sandığın pişmanlıkların, gördüklerin, duydukların, dillendiremediğin itirazların, itiraf edemediğin suçların ve çekmediğin cezaların, hepsi, göz pınarlarında birikmiş, baraj duvarlarıyla akıntısı kesilmiş bir nehrin coşkunluğuyla dayanmışlar gözbebeklerine, dökülecekleri ânı bekliyorlar. Hissediyorsun onları. Beyin kıvrımlarında akıp duruyorlar ve bir çıkış yolu arıyorlar. Gümbür gümbür, dalga dalga yaklaşıyorlar, kabarmış, şahlanmış, tsunami olmuşlar adeta, bir izin versen yıkacaklar duvarları, aşacaklar dalgakıranları, topyekûn boşalacaklar gözlerinden, kir, pas, ne varsa silip süpürecekler… Hadi ama, ağla da kurtul! Millet neler yapıyor bu tip arınma seansları için, biliyorsun değil mi? Terapiye servet harcıyorlar, ağlatan film izliyorlar, şarlatanların akıl oyunlarına kanıyorlar, az tanıdıklarının cenazelerine gidiyorlar… Ve daha neler neler! Sense şanslısın. Hem bu inatçı kabızlıktan kurtulacaksın hem de görevini yerine getirmiş olacaksın. Sonrasıysa çok güzel. Müthiş bir rahatlama. Adeta orgazm. Belki daha da iyi, haftalar sonra bağırsaklarını boşaltmış gibi… Gururun mâni oluyor değil mi? Nasıl az önce “sıçmış gibi” diyemediysen ağlamayı da kendine yakıştıramıyorsun. Sanki ağlarsan bu bir kaybeden olduğunun itirafı, şampiyon değil bir zavallı olduğunun beyanı olacak gibi geliyor sana. Yahu, yok öyle bir şey! Herkes ağlar. En ilkel insan eylemlerinden biri. Hatta ilk! Anne karnından çıkıp hayata başlarken ağlamayan var mıdır? Gözümüze giren ışıktan mıdır, hava değişikliğinden midir, yoksa başımıza gelecekleri sezdiğimizden midir nedir, daha nefes almadan çığlık çığlığa ağlarız. Gerçi senin ağlaman bi’ başkaymış, annen eşe dosta anlatır hep. “Hiçbir bebek böyle ağlamamıştır, mümkün değil,” der. Yüzlerce doğuma şahit olan doktorlar, hemşireler iki buçuk kiloluk bir canlıdan bu ses nasıl çıkar diye şaşmış kalmışlar, dediğine göre. Attığın çığlıklar odadan taşıp koridordan geçenleri bile ürkütmüş. Doktor, nefes alamadığından endişelenmiş, bir başkası iç kanama olasılığından, bir uzman bağırsak düğümlenmesi olabilir mi derken alelacele tüm kontrollerden geçirmişler seni. Sonra derin bir oh çekmişler, hiçbir sıkıntın yokmuş. Sadece sahneye çıkarken ilgi çekmek istemişsin. Sen yok musun sen!  “Tak, tak, tak!” Eyvah! Karavanın kapısı çalındı. Hemen ses etme. Biraz bekle. Tamam, şimdi: “Evet?” Aralandı kapı. “Kaan Bey, müsait misiniz?” diyen ince, cılız bir kız sesi. Çekinerek içeriye uzanan bir kafa. “Okuma yapalım mı?” diye soruyor. Senin aklındaki soruysa, “Neydi bu kızın adı?” “İrem”di galiba. Yeni başladı. Runner. Setlerde oyuncuları toplamak, oyunculara çay kahve getirmek, dış çekimlerde trafiği durdurmak, arka planda figüranları yürütmek gibi ayak işlerine –adı üstünde– koşturan kişi. Muhtemelen birkaç ay önce Radyo-TV Sinema bölümünden mezun olanlardan biridir. Dört sene teorik, pratik, sinemaya dair her şeyi oku, dünya sinema tarihini hatim et, film analizleriyle boğuş, yüzlerce sınav geç, mezuniyet tezi için de kısa film çekip sonunda yoldan geçen herhangi birinin yapabileceği bu işi yap! Tekrarlıyor: “Okuma yapalım mı?” “Yapmayalım,” diyorsun. Kız şaşırdı. “Anlamadım, Kaan Bey?” “Neresini anlamadın?” Kız duraksıyor, sonra ikna çalışmasına devam ediyor: “Şey, birazdan çekime gireceğiz de. Hazırsanız…” Hazır değilsin tabii. Senaryoyu ilk aldığından beri seni endişelendiren morg sahnesi çekilecek. Sahnede ağlaman gerekiyor ve sen zerre hazır değilsin. Suçu hemen başkasına at. “Bana gelen programda bu sahne yoktu.” “Şey, rejinin attığı son programda var.” “Ben bilmem, gecenin köründe programı değiştirmişsiniz. İlk baktığımda yoktu. Ezberimizi ona göre yapıyoruz herhalde.” Yalan. Sinema filmi mi bu, alt tarafı dizi. Senaryoya bile kameranın önüne geçmeden hemen önce bakarsın, ne ezberinden bahsediyorsun? “Bu sahnede çok lafınız yok aslında Kaan Bey. Kısa bir provayla…” Haklı. Ama fark etmez. Kızman için doğru bir an bu, fırsatı kaçırma. “Bana sakın işimi öğretme. Sen kimsin be? Adını bile bilmiyorum. Yarın yerine başka biri gelse fark etmem bile. Çık dışarı. Hazır olunca geleceğim.” Kız soran gözlerle bakıyor. Sense köpek kışkışlar gibi havaya ters tokatlar atıyorsun. Üstüne de, “Hadi hadi, ne duruyorsun. İşin koşmak değil mi? Koş madem,” diyorsun. Gitti. Fırçayı yedi, başını eğdi, mahzun mahzun sete döndü. Sen öyle san, zerre umurlarında değilsin. Arkandan küfretmiştir. Karavan penceresinin perdesini arala da bak. Gördün mü, diğerlerine anlatıyor. Dudaklarını okuyabilirsin. “Yok böyle bir şey ya! Neticede çocukluk aşkımızdır, Ilgaz Tan’dır dedik, bağrımıza bastık… iğrenç, boktan bir herif çıktı,” diyor. Ama senin umurunda değil. Ne onlar senin umurunda ne de sen onların umurundasın. Şu Ilgaz’ın da Allah bin bir türlü belasını versin. Ilgaz Tan! Kadınların beyaz atlı prensi, romantik, centilmen, incelikler adamı Ilgaz… Yirmi iki yıl önceki rolün. Yirmi iki yıl, neredeyse çeyrek asır geçmiş. Sümsük Ilgaz, yapıştı üstüne çıkmıyor. Yalnız bir dakika… Hatırladığın iyi oldu. Onu oynadığın, dokuz sezon süren Kalp Hastası’nda ağlamalı sahnelerin olmuştu, onları gayet rahatlıkla kıvırmıştın. Şimdi de yapabilirsin. İyi de o eski dizilerle bugünküler bir mi, dahası o zamanki senle bu zamanki sen bir misin? O zaman inanıyordun, çalıştığın her işe tüm benliğini veriyordun, senaryoların tamamını okuyor, repliklerin altını çiziyor, anı olsun diye senaryoları saklıyordun. Şimdiyse çekimler biter bitmez çöpü boyluyor senaryo. Neyse bırak bunları düşünmeyi, setten bekliyorlar. Profesyonel oyuncusun, ağlamaklı sahnen var. Ayna karşısında çalış biraz. Gözlerine odaklan. Olmuyor. Gözlerinde en ufak yaş, nem, ıslaklık yok. Biraz role gir. Ne olmuştu Aşkın Gölgesi’nin önceki bölümlerinde, hatırla: Sen Bora Işık’sın. Yardımsever bir zengin, romantik bir eş, ideal bir baba. Her zaman oynadığın karakterlerin ortalaması gibi bir tip, toplum için gerçek bir rol modeli. Tek kusurun biraz kıskanç oluşun. Geçen hafta korkunç bir şey oldu, karın Esra kayboldu. En son tartışmıştınız. Bu yüzden evi mi terk etti, başına bir iş mi geldi, çözemiyorsun. Bazı ipuçları kaçırıldığına işaret ediyor. Esra’nın kılına bir şey gelse yaşayamazsın! Bir önceki sahnede telefon geldi polisten, kalbin güm güm attı. “Ormanlık alanda karınızın tarifine uyan bir ceset tespit ettik,” dediler. Teşhis etmen için morga çağırdılar. Aklını oynatacak gibisin. Morga giriyorsun, sedyede bir ceset var, üstündeki örtüyü açıyorlar… Korkunç bir şekilde öldürülen bir kadın yatıyor, yüzünü sadece sen görüyorsun, seyirci hemen görmüyor. Sedyedeki kişi karını andırıyor, daha doğrusu karını canlandıran Ela Gümüşay’ı andırıyor, beyaz tenli, ince uzun suratlı, saçları kıvırcık. Kamera öyle bir çekecek ki o mu değil mi kimse anlayamayacak. Ama sen görüyorsun; o değil. Şükürler olsun ki o değil. Polisin, savcının ve tabii seyircinin gözü sende, teşhisin sonucunu merak ediyor herkes. Ağlamaya başlıyorsun… Sen ağlayınca polis ve savcı onu eşin sanıyor, tabii seyirci de. Biliyorsun, yönetmen ağırdan alman, biraz daha ağlaman yönünde parmaklarını bisiklet pedalı gibi çevirecek, devam diye fısıldayacak… Öyle ya, bu tam bir “rating” ânı. Devam edeceksin ağlamaya… Araya reklam kuşağı bile girebilir. Derken hıçkırıkların arasında, “O değil,” diyorsun. Polisler yanlış duyduklarını düşünüyorlar, muhtemelen seyirci de. Biraz daha sessiz kaldıktan sonra, “Esra değil…” diyorsun. “Başka biri.” Seyircinin içine su serpiyorsun ama ağlamaya devam ediyorsun. Birkaç duygunun toplamından beslenen bir duygu boşalması söz konusu; ceset karına ait olmasa da sevdiğin kadının hâlâ kayıp olduğu gerçeğinin korkunçluğu, kaçırılma gibi bir durum yoksa sevdiğin kadının seni terk ettiği olasılığının güç kazanışı, karşında tanımasan da hunharca öldürülmüş bir kadının cansız yatıyor oluşu, tüm bu süreçte yaşadığın ruhsal yorgunluk… Etkileyici bir sahne aslında. Yapman gereken de basit. Önce gözlerinle endişeyi vereceksin, sonra o duygu değişecek, yüzün buruşacak, dudakların titreyecek, gözlerin dolacak, derken hıçkırıklar, akan gözyaşları ve kan çanağına dönen gözler… Diyorlar ya, anda kal, diye, dedikleri gibi yapsan olacak bu iş. Yani aslında yapman gereken şey, bir şey yapmamak. Sadece kendini serbest bırakmak… Tamam, anladık, anda kalamıyorsun. O zaman başka bir âna git! Geçmişe… En klasik trük. Eski bir hatıraya ağla. Kim bilecek? Düşün bakalım. En son ne zaman ağlamıştın? İllaki ağlamışsındır yakınlarda. Gözbebeklerinin ardında epeydir bir gözyaşı nehri bekliyor olsa da ağladığın bir an aklına gelmiyor… Hah, Taylan’ın cenazesinde çok kötü görünüyordun. Yıkılmıştın, hatırla. Yıkılacaksın tabii, çok normal. Çocukluk arkadaşın, “Biraz başım ağrıyor,” deyip önce oturduğunuz kafeyi, sonra da hayatı terk etti. Anevrizma geçirmiş. Ertesi gün Zincirlikuyu Camii’nde sürekli şakaklarını tutuyordun, güneş gözlüklerinin altından parmaklarınla gözlerini siliyordun… Siliyordun değil mi? Yoksa numara mıydı hepsi? Anlaşıldı, söylemene gerek yok. O gün ağlamadın. Ne cenazede ne definde ne üstüne toprak atarken ne de annesini teselli ederken… O kocaman güneş gözlüklerinin arkasına saklandın ve tek bir gözyaşı bile dökmedin! Tamam, sakin. Ağladığın bir hatıra bulacağız, onu düşüneceksin ve bu işi halledeceksin. Peki Asya’nın operasyonunda? Senin yüzünden genç yaşında kürtaj olmuştu, çok ağrısı vardı. Hem fiziksel hem duygusal. Çaktırmıyordu sana ama istiyordu o çocuğu. Çok ağladı hastane odasında. Ağlamak bulaşıcıdır, hele hikâyede rolün varsa ağlaman icap eder. Ama hiç eşlik etmedin ona. Hem çocuğu hem kızın hayalini öldürdün o gün. Kan emici bir vampir gibisin. Belki de bu yüzden ağlayamıyorsun. Vampirler ağlar mı acaba? Bu aklından geçiyor şimdi. Hiç sırası mı bunu düşünmenin, diye düşünmeden izlediğin filmleri tarıyorsun hafızanda. Aferin! Oysa bir an evvel yapman gereken daha önemli bir şey var, duygulanmak ve ağlamak. Tamam, bu trükten vazgeçtin. Zaten başka bir ânı hatırlayıp ağlamak ne kadar sahtekârca bir hareket… Başkasını düşünerek sevişmek gibi. Bir tür aldatma. Gerçi oynamak dediğin zaten bu değil mi? Gülüyorsan, gerçekten karşındaki karakterin dediğine mi gülüyorsun? Üzülüyorsan gerçekten senaryoda olan bitene mi üzülüyorsun? Sakin ol, bir düşün, hiç ağlamamış değilsin ya sonuçta. Bir filmde, bir Çağan Irmak filminde ağlamışsındır mutlaka. Ama o da ta ne zaman… Aa, şey vardı. Şu ilk ve son kez katıldığın sokak eyleminde biber gazı atılmıştı da ne biçim ağlatmıştı seni. İçin dışına çıkmıştı. O sayılır mı? Aslında derdimi biber gazı şıp diye çözer, diye düşünüyorsun. Adı üstünde tear gas. Uzaktan şöyle küçük bir doz. “Ama şimdi nereden bulacaksın ki biber gazını…” diye düşünüp karavanının penceresinden dışarı bakıyorsun. Adil Tekinalp’i görüyorsun. Setin en tecrübeli aktörü. Kapını açıp, “Adil Baba,” diye sesleniyorsun, “biraz zamanın var mı abi?” “Şu an zamandan fazla bir şeyim yok,” diyor. Sesi tok, diksiyonu tam, has tiyatrocu. Sette ona Adil Baba diyorsunuz. Ne de olsa Türk tiyatrosunun, sinemasının emektar ustalarından biri, saygıyı fazlasıyla hak ediyor. Seni de sever. Babanın dostu. Yetmiş üç yaşında. Dizilerde küçük büyük rol ayırt etmez, oynar, oynadığı her yapıma değer katar. Öte yandan bunlarla geçinemiyor olsa gerek, kamera önü oyunculuk atölyesinde eğitmenlik yapıyor. İllaki öğrencilerine ağlama sahneleri nasıl oynanır gibi bir ders vermiştir. “Gel abi, otur lütfen,” diyorsun. Oturuyor, kollarını atıyor iki yanına. Etrafı süzerek, “Karavan ortamı iyi ya,” diyor. Karavanına özendiği belli. E, herkese karavan tahsis edilmiyor setlerde. Kaşen yüksek değilse, posterdeki dört-beş kafadan biri değilsen, menajerin güçlü değilse göçebesindir sette. Adil Baba da n’apsın, üç sahnede oynayacağım diye gün boyu yok o sandalye yok şu kenar köşe, dolaşıp durur. “Nasılsın abi?” Tıslayarak gülüyor Adil Baba. “Nasıl olacağız be oğlum… Memleketten hallice.” Eyvah, gündeme, siyasi gelişmelere, haksızlıklara falan girerse işin içinden çıkamazsınız. Durum acil. “Sorma valla,” deyip endişeli vatandaşı başarıyla oynuyorsun ve konuyu hemen asıl derdine getiriyorsun. Seni hiç küçümsemiyor, “Bu yeni nesil oyuncular da ne acemi,” diye düşünmüyor, gayet önemsiyor durumu. Senaryoyu sürüklüyorsun ona doğru. Adil Baba ciddiyetini takınıyor, iplerle boynundan sarkan gözlüklerini takıyor. Hızla okuyor. “Ağır sahne,” deyip sakallarını sıvazlıyor. “Karakterin yerine kendini koyduğunda kendiliğinden gelmeli.” “Ben karaktere bürünüyorum da, olay inandırıcı gelmedi.” Gülüyor Adil Baba. Gülüşü bile farklı, çıkan ses, yüzünün büründüğü form… Bu eski kuşak oyuncular en ufak hareketleriyle bile gündelik hayata bir sanat tozu serpiyorlar. “Kaancım, bak oğlum, oyunculuk din gibidir,” diyor. “Bu,” diyerek senaryonun üstüne elini basıyor, “kutsal kitabın, bunun tek harfini sorgularsan dinden aforoz olursun.” “O kadar ha.” “O kadar. Oyunculuğun en zor eşiği de budur. Koşulsuz kabullenmen gerek.” “Ama karakterle derdim yok benim, olaylar…” “Böyle akmazdı diyorsun… Fazla düşünüyorsun. Düşünme. Allah aşkına, gerçek bir olaydan esinlenmediyse oynadığımız tüm roller birilerinin uydurması değil mi?” “Öyle. Ama yazar ekibinden çıkmış olsa yine ses etmem, bu kesin yapımcının buluşu.” “E tabii, yapımcının buluşu. Tüm bunlar onun eseri. Sinema değil ki bu, televizyon. Aziz Kantarcı da buranın tanrısı. Tüm bu seti, bu karmaşık yapıyı kuran, şu senaryoyu onaylayıp hadi çekin diyen, sana bu karavanı veren hep o.” “Doğru diyorsun da, duyguya giremeyince…” “Anladım,” diyecekken öksürmeye başlıyor. Adamın öksürüğü bile teatral bir tınıya sahip. Sonra devam ediyor. “Bak, bu durumlarda tek çaren var. Hatıra transferi. Hayatında seni üzen, yakın zamanda ağladığın bir ânı hatırlayacaksın.”

….

Ehliyet_sinav


Ehliyet_sinav


Benzer İçerikler

Eğitimci Olarak Schopenhauer – Nietzsche Online Kitap Oku

yakutlu

Egoist Beyin ve Kilo – Zaza Yurtsever Online Kitap Oku

yakutlu

Yaz Rüzgarı – Kristin Hannah Online Kitap Oku

yakutlu

Sitemizin işlemesini sağlamak için teknik çerezler kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için çerez aydınlatma metnini incelemenizi rica ederiz. Kabul Et Devamı

Privacy & Cookies Policy