Kabul edilmek artık umurumda değil. Yola çıkmıştım, uzun yola. Orada, henüz başlamamış bir şey beni bekliyordu. Öyle bir yere varacaktım ki orada olan biten her şey, içimde olan biten şeylerle sımsıkı kucaklaşacaktı. Benim için ayrılan yer bana tam olarak denk gelecek, hayatın akışı önceden kâğıda geçirilmiş de eksiksiz uygulanıyormuş gibi anlamlı olacaktı.
Sarıldım Çiftliği. , geçmişinden kaçmak için yollara düşen Yunus Ayvaz’ın, onun iç sesi Sümbül Kovboy’un, bitip tükenmez yolculukların romanı.
İzmir’den ayrılıp yollara düşen Yunus Ayvaz, çok geçmeden kendisini önce Kozak Yaylası’ndaki Dallas Kafe’de, ardından Sarıldım Çiftliği’nde bulur ve gözlerini alışık olmadığı bir dünyaya açar. Bu yeni dünyada Sarıldım Çiftliği, hem bereketi hem de gizemiyle ona türlü oyunlar oynar, zihnine yeni yeni fikirler uçuşturur. Yunus Ayvaz’ın kendini içinde bulduğu entrikalar, hesaplaşmalar ve taşıması zor yükler romanı çok geçmeden bambaşka bir yere götürür.
Sarıldım Çiftliği., içsel hesaplaşmalarla dolu; aşkın, suçluluk duygusunun, sessizliğin ve yeniden bir şeylere başlamanın romanı… Unutmak isteyenlerle hatırlamaktan korkanların kesiştiği bir yerde –Sarıldım Çiftliği’nde– yaşamın kırılgan dengelerini hatırlatan dokunaklı bir hikâye.
**
“Dünyada en büyük bahtiyarlık
tabiatı anlamaktır.”
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Deli Filozof
“A theme! a theme! great nature! give a theme;
Let me begin my dream.”
John Keats, First Ode To Fanny Brawne
Birinci bölüm.
Beni Yunus Ayvaz diye bilin. Dünyanın otuzuncu yaşımdan itibaren saklandığı yerden çıkıp etrafımda dolaşmaya başlayacağını o gün bilmiyordum. Karışık olayların beni kapattığı karanlıktan geliyordum. Eskiden olsa, başımdan geçen üzücü olayları beni hemen sevip kabul etmeniz umuduyla adeta yalvarırcasına anlatmak ister, kendimi zorla sustururdum. Kabul edilmek artık umurumda değil. Yola çıkmıştım, uzun yola. Orada, henüz başlamamış bir şey beni bekliyordu. Öyle bir yere varacaktım ki orada olan biten her şey, içimde olan biten şeylerle sımsıkı kucaklaşacaktı. Benim için ayrılan yer bana tam olarak denk gelecek, hayatın akışı önceden kâğıda geçirilmiş de eksiksiz uygulanıyormuş gibi anlamlı olacaktı. O gün dünyadan beklediğim buydu.
İzmir’den çıktım, Menemen’i geçtim, paralı otoyola girdikten sonra kahve almak, bir yol müziği listesi yapmak için ilk benzin istasyonuna uğradım. Arabadan inip durdum, benzin pompalarından otoyola kadar uzanan boş beton alanda daha önce tanımadığım bir şeyin beni çağırdığını hissettim. Otoyola kadar yürüdüm. Upuzun uzanan sessiz yola baktım. Şeyler dünyasındayım. Kendime ne yapabileceğimi sordum. Hiçbir şey. Her şeyi yaptım.
Bunu bildiğim için zaten şu an önümde uzanan güneşli yolun gittiği yere doğru merakla bakıyordum. Geride kalan her şeyin anlamını kaybettiği bomboş anlardan birindeydim. Dünyayı tekrar anlamlandırmaya başlamadan önceki boşluk. Dünyanın büyük bir gezegen olarak önüme sevinçli sonsuz imkânlar koyacağını anladığım boşluk.
Benzin pompalarının yanında duran bir adam, benim bu serbest kalmışlığıma dahil olmak ister gibi uzaktan bana baktı. Ben de ona baktım. Hikâyem sanki başkasının hikâyesiymiş gibi benden uzaklaşıyordu. Şeylerin hapsolduğu parmaklık göğe doğru kalkıp yok olacak. İleride, yolun vardığı yerde kendini bana esirgemeden sunan bir hayat beni bekliyor. Pompaların oradaki adam bende bu imkânın yarattığı tuhaflığı gördü bence. Ondan bana böyle dikkatle bakıyor. El sallasam mı? Şeyler dünyasının bana bir yabancının bile uzaktan fark edebildiği davetini kabul ediyorum. Hadi güle güle. Peki o zaman, hoşça kal. Geride bıraktığım karışık olayları bir daha aklıma bile getirmeyeceğim. Susacağım, anlatmayacağım, sorana Hayır diyeceğim.
Üniversiteden mezun olduğumdan beri büyüklerin dünyasına alışmaya çalışıyorum. Babam bana Yaptığınla söylediğin birbirini tutsun diye öğütlerdi– Ah be babacığım sizin dünyanızda kimse öyle yapmıyor. Ben orada ağzından çıkan söze kendi inanan birini henüz görmedim. Büyüklerin dünyasına girmek istemiyorum. Girmeye çalıştım, ama olanları gördük, kendimi zor kurtardım. Orada kimse birbirinin içine girmeyi bilmiyor. Siz devamlı küçük ayrılıkların gidiş gelişini yönetiyorsunuz. Bunun farkında bile değilsiniz. İnsanlar birbirinden ayrılmamalı. Ben çok büyük bir birleşme olsun istiyorum. Kalbim bugüne kadar göğsümdeki karanlıkta attı, beynim kapalı olduğu karanlıkta düşündü– artık aydınlığa çıksam fena olmaz. Babalar niye bize doğruyu söylemez– Bunu unutmaya çalışarak kendimi müziğe verdim.
Ayvalık kavşağını geçtikten sonra ileride Kozak sapağı olduğunu gösteren bir yol levhası gördüm. Bir arkadaşım Kozak Yaylası’na yerleşmeyi çok istediğini söylemişti, o zamandan beri merak ettiğim bir yerdi. Madem dinlediğin yol şarkılarında dendiği gibi Hızlı giden bir araban var, madem Ne zaman geri döneceğini sen bile bilmiyorsun, madem Yolun seni savurduğu yere doğru gidiyorsun– Sümbül Kovboy birden seslendi, Dön sağa dedi. Sümbül, sen istersin de ben dönmez miyim? Sapağı gördüm. Direksiyonu kırarak sağa döndüm, Kozak yoluna girdim. Bir başlangıç arıyoruz dedi Sümbül. Birden sakinleşen yolda ilk dikkatimi çeken şey yolun iki yanında uzanan, ucu bucağı olmayan yaşlı zeytin ormanı oldu.
Beni altüst eden bir sürü karışık olayı arkamda bırakıp, bu konuları bir daha hiç kimseyle, hatta kendimle bile konuşmama arzusuyla çıkmıştım yola. Yer değişince kader de değişir diye düşünmüştüm. Belirsizliğin çağrısına uyup saptığım ilk sapakta, iki yüz yıldır ne olursa olsun bulunduğu yerden hiç ayrılmadan öylece duran inatçı zeytinlerin ormanına hayran kalmam tuhaf değil mi? Bu kadar yaşlı zeytini bir arada hiç görmemiştim. Sert bir rüzgâr esiyordu. Üstündeki zeytinlerle ağırlaşıp yere doğru bükülmüş dallar rüzgârın ritmiyle birer marakas gibi sallanıyordu. Yaşlı ağaçlar hep birlikte dans ediyordu. Güneşin altında bir kaybolup bir beliren binlerce parlak gümüş yaprak yer değiştirmemeyi– sabitliği kutluyordu.
Biz de zeytinleşebileceğimiz toprağı bulacağız dedi Sümbül. Şimdi düşünüyorum da o gün Sümbül bana Dön demeseydi ben yola dümdüz devam edecektim. Sümbül benim hissedemediğim her şeyi hisseder. Yolun devamında başıma gelen şeylerin beni değiştireceğini demek ki önceden hissetmiş. Sümbül’ü dinlediğim iyi olmuş. Otuz yaşına kadar yaşadığım şeyin dışına çıkmak, bana öğretilen şeylerin değil– ki bunlar size olanları anlatmaya başlamak için seçtiğim güne kadar bana yalnızca beni tedirgin eden yoksunluklar getirmişti, tam tersine bana öğretilmeyen şeylerin peşinden çıkmıştım yola. Kalbimi kendi elimle tutmak istiyordum ben. Bu kadar basit. Bunun mümkün olup olmadığını bile sormadım kendime. O kadar çok inanıyordum önümdeki belirsizliğe.
O gün de bunları şimdi size anlattığım gibi sıralı mı düşünüyordum yoksa düşüncelerime şimdi anlatırken bir ruh mu giydiriyorum– ne fark eder? Geride bıraktığım şeylerden kaçmak istiyordum, hayatımda bilinmezliğin etkilerine yer açmaya çok hazırdım, bu kesin. Varsın her şey önceden bilinmesin. Hakikat diye bir şey var mı sanki? Bilmem, ama hakikate benzer bir şeyin şu zeytin yapraklarının üstündeki gümüş yansımalar gibi düşünceme giriş çıkışını izleyebiliyorum. Beynim araba kullanırken gördükleriyle düşündüklerini birleştirmeye başladı. Müzik de sanki büyük bir mekân gibi her şeyi toplayıp birleştiriyor. En sevdiğim ruh hali. Zeytin ormanı yerini çam ormanına bıraktı. Toprağa diklemesine yerleştirilmiş dev brokolilerin arasından geçiyorum.
Ben de istemez miydim hiç yola çıkmadan olduğum yerde kalmayı, yaşadıklarımdan mantıklı bir ders çıkarıp kendime mantıklı bir hayatın nimetlerini sunmayı– ama içimdeki mantık düşmanına teslim olmayı daha mantıklı bulmuştum. Zeytinlerle, toprağa diklemesine yerleştirilmiş dev brokolilerle konuşmayı tercih etmiştim, bunun için yoldaydım. Eğer olayların mantıklı akışına izin verseydim o akış içinde bana ayrılan rolün esiri olurdum. Kes artık dedi Sümbül, Sen seçimini yaptın. – Ben seçimimi yaptım. – Ben seçimimi yaptım. O zaman yaptığım seçimin doğru olduğunu şimdi anlıyorum. Brokoli ormanı sıklaşmaya başladı. Birkaç köyü geride bıraktım. Büyük bir taş ocağının yanından geçtim. Uzun zamandır bu kadar güzel bir yolda araba kullanmamıştım.
Hisarköy diye bir köyün sapağını gördüm. Levhaya bakarsan köyde bir seyir tepesi varmış. Kozak Torları Seyir Tepesi diye yazıyor. Tor ne demek acaba diye düşünürken sapağı yakalayamadım. Ama içimde kaldı– keşke bu güzel ormanı tepeden seyretseydim. Arabayı sağa çekerek telefondan Tor ne demek bakmak için durdum. Yağmur ya da kar sularının granit çatlaklarında yaptığı kimyasal ayrışma sonucu oluşan yuvarlak kaya bloklarına Tor adı verilir– miş. Keltçe Kule demekmiş. Hayret, insanlar da yaptıkları yorumlarda çamları benim gibi brokoliye benzetmiş. Beş dakika sonra Hisarköy’ün tepesinde, dev kayaların üstünde tek başıma oturmuş, aşağıdaki brokoli ormanına bakarak dünyaya Bana istediğimi verebilecek misin diye soruyordum.
Bana istediğimi verebilecek misin? Demir parmaklıkları kaldırıp beni içine alabilecek misin? Kavuşmak istiyorum ben. Beni ele geçiren bu korkunç isteği doyurabilecek misin? Bir şeyleri başlatabilecek misin? Sende o yetenek var mı? Yoksa beni de o önüne çıkan her şeye sarılmış ama sarıldığı şeylerin içinde sarılacak bir şey olmadığını anladığı için kuruyup boş boş bakan, o ikişer ikişer eşleşmiş hayalet gözlerden biri mi yapacaksın? Bak burada bu taşların üstünde kim oturuyor– Ben. Aşındıkça güzelleşen tecrübe dolu kayalar– Torlar! Siz şahidim olun. Ben de aşınmak istiyorum. Sal artık yağmurlarını üstüme. Karşıma bir şey çıkar. Bana bir karşılaşma hazırla. Başlat, hadi başlat, durma.
Başlatabilir mi– bilmiyordum. Dünya başlatma yeteneğini kaybediyordu, bunu hissediyordum. Ama yine de toy bir hevesle önümdeki belirsizliğe inanmak istiyordum. Sen seçimini yaptın dedi Sümbül. Ne seçimi yaptım ben? Sümbül niye böyle söylüyor? Dünya bana öyle bir şey yaşatmıştı ki işte ben bu yola o yaşadığımı unutmak için çıkmıştım. Geride bıraktıklarımı bir daha hiç konuşmamayı, hatta onları bir sır olmaktan çıkaracak büyük unutmayı becerebilmek için yola çıkmıştım. Unutursam yeni biri olacaktım. Orada kalsaydım, olanların serencamını yaşasaydım, acaba esas o zaman mı ben ben olacaktım? Kaçmak mı benim seçimim, bunu mu demek istiyorsun, sen ne diyorsun Sümbül? Duygularım birbirine işte böyle karışıyordu.
Hisarköy’ü geçtikten sonra bir levha gördüm. Dallas Kafe, Dallas İbo’nun Yeri– oturup çay içmeye karar verdim. Çitle çevrilmiş büyük bir bahçeye düzensiz yayılmış tahta masalar, masaların yanında teneke saksılar içinde renkli çiçekler, köy sahnesi yaratmak için araya dağıtılmış artık hiçbir yerde kullanılmayan ölü nesneler, hayvan kurukafalarından korunma tılsımları, arka tarafta mutfak olarak kullanılan derme çatma bir baraka, daha geride depolar, depoların yanında geçici ev olarak kullanıldığı belli olan önü sundurmalı tek gözlü barakalar, arkada derin brokoli ormanı. Ortalıkta dolaşan sinirli tavuklar, miskin kediler, oyunbaz köpek yavruları. Dallas İbo konuşmaya meraklıydı. Gençliğimde çok iyi at bindiğim için bana Dallas derlerdi dedi.
İnsanın yanında bir hayvan iyidir. Gençliğimde çok iyi at binerdim. Köyde ondan bana Dallas derler. Düşün, Bergama’ya atla inerdim. Sonra benim bu babam sattı atları. Biraz param olunca şu siyah külüstürü aldım. Bizim kaymakamın eski Mercedes’i. Havası yeter. Ama atın yeri başkadır. Konuşursun, dinler. O koca kafa, koca gözler, bir o yandan bir bu yandan bakar. Üç tane vardı bizim, en genciyle konuşurdum, anlatırdım, anlatırdım, köy yeri, ben gencim, doluyum, kime anlatacağım attan başka. Ayvalık’a kaçacağım, seni de götüreceğim derdim ona. Yanağına yüzümü dayardım. Yatak atmıştım hayvanlığa, orada onunla yatardım yaz akşamları. Ayvalık’a gitti sonunda, oradan bir herif aldı atları.
Çayları yaşı benden biraz küçük güzel bir kadın getirip götürüyordu. Mutfak girişindeki adam satılık bal kavanozlarını teker teker silip tekrar aldığı yere yerleştiriyordu. Herkes büyük bir boşluğun içinde ağırlıksızmış gibi yavaş dolaşıyor, sessiz hareket ediyor, yavaşlığı unuttuğum için bu bana tuhaf bir his veriyordu, sanki kalabalık bir caddeden aniden buraya ışınlanmış gibiydim. Kadın çayları verdikten sonra mutfağın kapısında durup beni seyrediyordu. Dallas yolun kıyısına park ettiğim arabamı uzun uzun seyrettikten sonra Delikanlı, sen ne yapıyorsun burada diye sordu. Adımı öğrenmek istedi. Çabuk seçimini yap dedi Sümbül. Ahmet, Mehmet, Yunus, Selim, Cevdet, Abdullah– hangisi olmak istiyorsun? Yunus dedim, ismim Yunus benim.
Yolun öbür tarafında, kahvenin karşısında köye inen ağaçlı bir yol vardı. Yürü git– öyle bir çağrısı vardı, güzel yoldu. Bu köyün ilk evini yapan adam yerleşmek için güzel bir yer bulmuş diye düşündüm. Kahvenin hemen önünden başlayarak yol boyu ağaç dallarına, elektrik direklerine, yol levhalarına, yolun üstüne gerilmiş iplere yüzlerce küçük bayrak asılıydı. Hayrola, bu bayraklar ne diye sordum. Sen nerede yaşıyorsun Yunus delikanlı dedi Dallas. Seçim varmış, benim haberim yoktu. Senin seçimler başka, sen başka seçimin seçmenisin diye dalga geçti Sümbül. – Ben seçimimi yaptım. – Ben seçimimi yaptım. Her şeyi bir daha konuşmamak üzere geride bıraktım. Geçmişten kalanı yanıma almadım.
Sorsalar anlatacak bir hayatım yok artık benim. Düşünün biri sizinle ilgileniyor, size bir soru soruyor, ya cevaplamak istemediğinizi belli eden az anlatma yolunu seçeceksiniz ki bu sizi soru soranın gözünde açık yüreklilikten uzak sahteci bir insan yapar ya da açık yürekli rahat bir insan taklidi yapıp o an anlatabileceğiniz bir hikâye uyduracaksınız– o zaman da yalanlarınızı unutmamak için yalan defteri tutmanız gerekir. Üçüncü bir seçenek daha var– her şeyi yaşadığın gibi anlatmak. Ama o da seni sonsuza kadar hikâyeyi dinleyen insanların yargılarına hapseder. Bunu da istemeyiz değil mi Yunus dedi Sümbül. Dallas nereden geldiğimi sorunca yaklaşan seçimi sorarak konuyu değiştirdim.
Dallas İbo insanların iki parti arasında seçim yapacaklarını, köyün ikiye bölündüğünü söyledi. Bu akşam burada toplanacaklar dedi. Kalabalık olacakmış. Nasıl yetişeceğiz bilmiyorum dedi. Yolun başında uğradığım benzin istasyonunda beni yoklayan o taze başlangıç duygusunu tekrar yaşadım. Barakalardan birinde kalmama izin ver, ben kalıp yardım edeyim dedim. İbo uzun uzun gözlerimin içine baktı, belli ki beni akşam orada toplanacak köylülerin arasında hayal etti, kurnaz bir adam olduğu için bir şehirlinin akşamki toplantıya katacağı şenliği gördü, Tamam delikanlı dedi, Anlaştık. Eşyalarımı barakaya bıraktım. Mutfağa geçtim. Çay getiren kadın ile bal şişelerini temizleyen adam tezgâhın yanında bana bakıyordu. Hadi başlayalım mı diye sordum.
Köye inip malzeme almak lazımmış. Bal şişelerini temizleyen adamla birlikte benim arabaya bindik, köye doğru yola çıktık. İsmail’miş adı. Yakın köylerden birindenmiş. Evliymiş. İki çocuğu varmış. Yazları Dallas Kafe’deki barakalardan birinde kalıyormuş. Bir iki hafta sonra mevsim bitince köyüne dönermiş. Zaten zeytin toplama zamanı gelmiş. Köyde işler onu beklermiş. Barakaların diğerinde çay getiren kadın kalıyormuş. Muhtarın kızıymış. Adı Emine’ymiş. Hayırsızın biriyle evlenmiş. Adam Ayvalık’a kaçmış. Kadın küçük oğluyla kalmış. Muhtar kızını kolluyormuş ama yetmiyormuş. Kadın da yazları Dallas Kafe’de çalışıyormuş. Oğlunu kaçan adamın anasına bırakıyormuş. Yolun iki yanında uzanan dev brokolilere asılmış şenlik bayrakları arasında araba kullanırken epey şey öğrendim.
Köy meydanı büyüktü. Her taraf seçim afişleriyle doluydu. Yukarıbey o gün seçmenlerin köyüydü. Köylü değildi onlar, birer seçmendi. Markete girerken üst kattan sarkan büyük parti bayrağı alnımı okşadı. Market sahibi benden önceki müşterisine para üstü verirken Bu gidişe artık bir son vermek lazım diyordu. Para üstünü sayarak alan seçmen Size rahat battı diye cevap verdi. Seçmen İsmail de oraya alışverişe geldiğimizi unutmuş, onları dinliyordu. Alışveriş listesini zaten ben yapmıştım. Dışarıdan geçen seçim arabalarından gelen seçim müziğini dinleyerek sepeti doldurdum. Seçmenlerin arasındasın, işte böyle seçme hevesiyle dolu insanlara Seçmen deniyor dedi Sümbül. Sorma Sümbül dedim, Galiba köyde benden başka herkes seçmen.
….

