Ekitap, ekitap indir
Kitap Özetleri Roman Romanlar ve Roman Özetleri Yabancı Romanlar

Anton Çehov ve Kundakçı adlı Öyküsü

Anton Çehov ve Kundakçı adlı Öyküsü

Rus asıllı yazar A. Çehov,  Rus ve Dünya edebiyatının en tanınmış yazarlarından birisi olmaktadır. İvanov, Vanya Dayı  ,Üç Kız Kardeş , Martı ve   Vişne Bahçesi  adlı oyunları i ve oldukca sayıda öyküsü ile haklı bir şöhret elde etmiş olan Anton Çehov’,   Dünya Edebiyatında daha oldukca adı ile anılmış olan hikayecili seçimi ile tüm dünyada tanına  bir yazardır.

Çehov seçimi denilen Çehov Seçimi Durum Kesit Hikayeciliği ‘nin teorisyeni de olan Çehov, geliştirdiği bu öykü seçimi ile Maupassant Seçimi denilen vaka hikayeciliğine alternatif bir öykü tekniği oluşturmuştur. Bu öykü tarzının Türk edebiyatındaki en önemli temsilcileri de Sait Faik ile Memduh Şevket Esendal olmaktadır.

Anton Çehov seçimi öyküler serilen düğümlene ve çözülen; başı ve sonu belli olan bir öykü sistemi değildir.  Anton Çehov’un öyküleri  sonu ve başı belli olmayan  ( bkz Çehov Seçimi Durum Kesit Hikayeciliği ve Örnekleri )  karakterleri yetiştikleri çevre ile bütünleşen, bir anlık bir durumda kabul edilen, aniden  akla gelen, bir kesit yada durumu özetleyen öyküler olmaktadır.

Çehov’un  Yaşlılık adlı öyküsü de Çehov’un öykü tarzını ve öykü tekniğini örnekleyebilecek tipik bir öyküsü olmaktadır.

YAŞLILIK

Mimar Uzelkov, mezarlık kilisesinde yapılacak bazı onarımlar için doğduğu kente gelmişti. Burada dünyaya gelen, okumuş, büyümüş, evliliğe ilk adımını atmıştı; fakat trenden inip evlere bakınca kenti tanıyamadı… Değişmeyen bir şey yok gibiydi. Bu kentten ayrılıp Petersburg’a yerleştiği on sekiz yıl ilkin, şimdi garın bulunmuş olduğu yerde çocuklar geleni avlarlardı. Ana caddeye çıkılan yerde “Viyana Oteli” yükselmekteydi, oysa eskiden burada çirkin bir tahta çit uzayıp giderdi. Fakat ne duvarlar, ne evler, ne de sokak görüntüleri insanoğlu kadar değişikliğe uğramıştı. Oteldeki görevliyi sorguya çeken Uzelkov, anımsayabildiği insanlardan yarısının ya öldüğünü ya da yoksullaşarak unutulup gittiğini öğrendi. Yaşlı görevliye kendisi hakkında da sual sordu;

–    Peki, Uzelkov’u anımsıyor musun? Mimar, hani karısından ayrılmıştı? Svirebeyev Sokağı’nda bir evi vardı… Tanırsın herhalde…

–    Yok, anımsamıyorum

–    Iyi mi anımsamazsın, canım! Karısından ayrılışı şamatalı olmuştu, arabacıların hepsi bilirler. Anımsamaya çalış bakalım! Boşanma işini avukat Şapkin üstüne almıştı… Tanınmış madrabaz Şapkin, kulüpte bir güzel sopa çekmişlerdi hani, anımsadın mı?

–    İvan Nikolayeviç’i mi söylüyorsunuz?

–    Ta kendisi! Iyi mi, sağ mı, öldü mü?

–    Tanrıya şükür, sağ. Şimdi noterlik yapıyorlar, kendi büroları var. Fazlaca iyi yaşıyorlar, Kirpiçni Sokağı’nda iki ev yaptırdılar. Geçenlerde kızlarını evlendirdiler.

Kalmış olduğu otel odasında bir süre dolaşan Uzelkov birazcık düşündükten sonrasında meydana getirecek başka bir işi olmadığı için, avukatı görmeye karar verdi. Otelden çıkıp yavaş adımlarla Kirpiçni Sokağı’na saptığı vakit zaman öğleyi bulmuştu. Şapkin’i dairesinde bulduğunda onu güçlükle tanıyabildi. Gençliğinde ince yapılı, hareketli, becerikli, saygısız bir avukat olan sarhoş Şapkin gitmiş; yerine alçakgönüllü, ak saçlı çöp benzer biçimde sıska bir yaşlanmış gelmişti. Uzelkov;

– Beni tanıyamadınız galiba, diye söze başladı. Unutmuşsunuz. Eski müşterilerinizden Uzelkov’um ben…

– Uzelkov mu? Hangi Uzelkov? Ah, tamam!

Şapkin eski müşterisini tanıyınca epey şaşırdı. Bunun peşinden sorular, anılar yağmaya başladı.

Eski avukat oldukca heyecanlanmıştı.

–    Doğrusu, asla beklemiyordum! Eh, size ne ikram edebilirim? Şampanya ister misiniz? İstiridye de getirteyim! Ah, iki gözüm, vaktiyle sayenizde öyleki oldukca para kazandım ki, şimdi size ne ikram edeceğimi bilemiyorum!

–    Lütfen, benim için rahatsız olmayın, vaktim kısıtlı. Şimdi gömütlüğe gidip kiliseyi gözden geçireceğim. Orada bir iş aldım da…

–    Fazlaca güzel! Beraber yer, içer, sonrasında kalkar gideriz. İyi atlarım vardır. Sizi oraya götürür, kilise yöneticisiyle tanıştırırım… Görmüş olacaksınız, işleriniz derhal yoluna girer. Şey, görünen o ki benden çekiniyor, korkuyor benzeri biçimindesiniz… Şu şekilde yakın gelin! Artık aramızda korkacak bir şey kalmadı… Kah-kah! Eskiden hakikaten kurnaz, açıkgöz bir adamdım. Elini veren kolunu kurtaramazdı. Fakat şimdi çoluk çocuğa karıştım, iyice duruldum. Artık ev bark edindik, yaşlandık, ölümü bekliyoruz.

İki ahbap yiyip içtiler, bir çift atın çekmiş olduğu kızağa binip şehir dışına, gömütlüğe yollandılar. Şapkin kızağa yerleşince;

– Hey gidi günler, hey! dedi. Düşününce insanoğlunun inanası gelmiyor! Karınızdan ayrılışınızı anımsıyor musunuz? Aradan neredeyse yirmi yıl geçti, siz hepsini unutmuşsunuzdur, fakat ben dün benzer biçimde anımsıyorum. Ah, boşanma davanız için ne kadar uğraştım! Diyorum ya, becerikli, cerbezeli, açıkgöz bir avukattım. Çapraşık bir dava yakalamak için can atardım. Bilhassa vekalet tutarı yüksek olanları asla kaçırmazdım… Mesela, sizin davanız benzer biçimde… Bana ne kadar ödemiştiniz? Beş bin ruble miydi, yoksa altı bin mi? İnsan bu şekilde bir işle iyi mi uğraşmaz! Siz o vakit Petersburg’a taşınmıştınız; tüm işi bana bırakıp, istediğiniz benzer biçimde yapın, dediniz. Toprağı bolca ihtimaller içinde eski eşiniz Sofya Mihaylovna bir tüccar kızı, fakat gururlu mu gururlu bir hanımdı. Onu kandırmak, boşanmanızın çabuklaşması için kabahati kendi üstüne almasını sağlamak kolay olmadı. Ah, ne zahmetler çektim! Görüşmek için kapısını çaldığımda hizmetçisine bağırırdı; “Maşa, sana kaç kez söyledim, şu alçağı evime sokma diye!”. Ben ne yapar eder, ona yaklaşmaya çalışırdım. Mektup mu yazmadım, tesadüf sonucuymuş benzer biçimde sokakta karşısına mı çıkmadım! Fakat hepsi boş… Sonrasında araya başka kişiler soktum. Bu iş uzadıkça uzadı, sadece siz boşanma için on bin ruble ödemeyi kabul edince razı oldu. Dayanamadı on bin rubleye… Ağladı, yüzüme tükürdü, fakat teslim olup kabahati üstüne aldı.

Uzelkov;

–    Yanılmıyorsam benden on değil, on beş bin ruble almıştı… Şapkin ezilip büzülmeye başladı.

–    Yanlış söyledim, evet, on beş bin rubleydi. Gene de olmuş bitmiş bir şey, günahı gizlemenin gereği yok. On bini ona ödedim, beş bini de kendime ayırdım. Demek ki, ikinizi de kandırmış oluyorum. Geçmiş bir iş, artık utanacak değilim… Ek olarak sizden almayıp da kimden alacaktım, Boris Petroviç? Bunu sizin anlayışınıza bırakıyorum… Siz zengin, sırtı pek bir müteahhitsiniz. Keyfiniz için evlenmiştiniz, keyfiniz istediği için de boşandınız. Fazlaca para kazandığınızı biliyordum. Asla unutmam, bir yapı işinden cebe yirmi bin indirdiniz. Bu duruma bakılırsa sizden başka kimden sızdıracaktım? Sizi kıskanmam da cabası! Siz insanları soydukça önünüzde eğiliyorlardı, fakat ben birkaç ruble istedim diye dayak yiyor, kulüpte tokatlanıyordum. Her neyse bu tarz şeyleri anımsamak neye yarar? Unutmak en iyisi!

–    Lütfen söyler misiniz, Sofya Mihaylovna’nın sonraki yaşamı iyi mi geçti?

–    On bin rubleyle mi? Fazlaca kötüydü diyebilirim… Bilmiyorum ki, para mı gözünü döndürmüştü, yoksa parayla satılmış olduğu düşüncesine kapılıp gururu mu ayaklanmıştı, yoksa sizi oldukca sevdiğinden mi, orasını anlayamadım. Birden içkiye verdi kendini. Subaylarla beraber kızaklara binip parasını saçıp savuruyordu. İçki alemleri, cümbüşler, eğlentiler… Meyhaneye geldiği vakit şarap türünden hafifçe bir içki değil, içini yaksın, acele sarhoş etsin diye en sertinden konyak filan içiyordu.

–    Evet, acayip hanımdı toprağı bolca ihtimaller içinde… Ondan azca çekmedim. Bir şeye kızdı mı, küplere binerdi. E, sonrasında neler oldu?

–    Aradan iki hafta mı geçti ne… Bigün evde oturmuş, bir şeyler karalıyordum. Birden kapı açıldı, Sofya Mihaylovna içeri girdi. Fitil benzer biçimde sarhoş. “Alın kahrolası paralarınızı!” diyerek koca bir desteyi yüzüme fırlattı. Paraları toplayıp saydım, beş yüz rublesi eksikti. Demek ki, o kadarını saçıp savurmuş.

–    Peki, ne yaptınız parayı?

–    Olmuş-bitmiş bir iş… gizleyecek değilim… cebe attım. Niye bana öyleki baktınız? Bekleyin, hepsi bu kadar değil. Bakın, daha neler oldu… Koca bir roman, anlatmakla bitmez… Bigün eve fena bir durumda, kafam dumanlı dönmüştüm. Lambayı yakınca bir de ne göreyim, kanepede Sofya Mihaylovna oturmuyor mu? Sanki cehennemden çıkıp gelmişti; öylesine karmaşık duygular içinde, sarhoş, kendini yitirmiş… “Paralarımı geri verin, düşüncemi değiştirdim. Madem ki battım, iyice batayım, batağa gömüleyim! Hadi kımıldasanıza, alçak, verin paraları!” diye bağırıyor. Tam bir rezalet!

–    Verdiniz mi bari?

–    On ruble verdim, sanıyorum… Uzelkov yüzünü buruşturdu.

–    O şekilde yapılır mı, canım? Veremediğinize, vermek istemediğinize bakılırsa bana yazsaydınız bari… bilmiyordum bunu… Nereden bilebilirdim ki?

–    Ne diye yazayım ki? Kendisi hastaneye yatmış olduğu sırada yazmıştır, diye düşündüm.

–    Evet, yazdı, sadece o sıralar tekrardan evlenme işleriyle öylesine doluydum ki, mektuplara bakacak durumda değildim. Fakat siz Sofya’ya karşı düşmanca bir tutum içinde değildiniz, kendisine niçin yardım etmediniz?

–    Şimdiki arşınla o günü ölçemeyiz, Boris Petroviç. O zamanki düşüncelerimiz başkaydı, şimdiki başka… Şimdi olsa ona bin ruble bile verirdim, oysa o vakit on rubleyi dahi… karşılıksız vermedim. Fena bir anı. Unutmalı, unutmalı… İşte gömütlüğe geldik…

Kızak gömütlüğün girişinde durdu. Uzelkov’la Şapkin kızaktan indiler, gömütlüğe girip geniş yolda yürümeye başladılar. Çıplak vişne, akasya ağaçları, boz haçlar, gömüt taşları, kırağıdan ışıl ışıldı. Güneşin pırıltısı bölgeleri örten kırağı taneciklerinde yansıyordu. Tüm gömütlükler benzer biçimde burası da günlük ve yeni kazılmış toprak kokuyordu. Uzelkov;

–    Bizim burası oldukca güzeldir, dedi.

–    Evet, fakat ne yazık ki, hırsızlar gömüt taşlarını çalıyorlar… İşte şu sağdaki dökme demir anıtın arkasında Sofya Mihaylovna yatıyor. Görmek ister misiniz?

İki dost sağa saptılar, derin karları çiğneyerek dökme demir anıta doğru ilerlediler. Uzelkov beyaz mermerden bir gömüt taşı göstererek;

–    İşte burası, dedi. Bu taşı mezarına bir teğmen diktirmiş.

Uzelkov şapkasını çıkarınca dazlak kafası güneşte parladı. Ona bakıp Şapkin de şapkasını çıkarınca ikinci bir dazlak daha çıktı ortaya. Çevrede gerçek bir gömüt sessizliği vardı, bir ölü durgunluğu kaplamıştı her yeri. İki dost gömüt taşına bakarken derin düşüncelere daldılar, asla konuşmadılar.

Şapkin sessizliği;

–    Yalnız başına uyuyor, diyerek bozdu. Kabahati üstüne almış olduğu, durmadan konyak içtiği için artık üzülmüyordur da… Kabul edin, Boris Petroviç!

Uzelkov neşesiz bir sesle;

–    Neyi? diye sordu.

Şapkin kır saçlarını gösterdi.

–    Neyi mi? Şu durumumuzu görüyor musunuz? Geçmiş günler ne kadar iğrenç olursa olsun, gene de bunlardan daha iyidir.

–    Doğrusunu söyleyeyim mi? Eskiden ecel saatini asla düşünmezdim, ölümle karşılaşacak olsam yüzüne güler geçerdim. Fakat şimdi.

Uzelkov’un içine bir hüzün çökmüştü. Bir zamanlar sevilmeyi istediği benzer biçimde şimdi de hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Bu ağlamanın oldukca hoşuna gideceğini, ruhuna bir ferahlık getireceğini hissediyordu. Gözlerine yaş yürümüş, fakat bir yumruk gelip boğazına tıkanmıştı. Yanında Şapkin vardı. Uzelkov bir başkasının yanında yufka yüreklilik göstermekten çekindiği için geriye dönerek kiliseye doğru yürüdü.

Aradan iki saat geçip, arkadaşıyla beraber kilise başkanıyla görüştükten sonrasında bir fırsatını bularak ağlamak suretiyle doğruca oraya koştu.

İkide bir arkasına bakarak, bir hırsız benzer biçimde, sessiz bir şekilde mezara sokuldu. Minik beyaz gömüt taşı, karşısında öylesine düşünceli, hüzünlü, suçsuz duruyordu ki! Sanki altında yatan kocasından ayrılmış, sefih bir bayan değil de, ufacık, masum bir kız çocuğuydu.

Uzelkov, “Ağlamalı, durmadan ağlamalı…” diye düşündü.

Sadece ağlama durumu kalmamıştı artık… Gözlerini ne denli kırpıştırsa, kendini ne denli zorlasa da göz yaşları akmıyor, yumru gelip boğazına durmuyordu. Orada on dakika kadar dikildikten sonrasında boş verircesine elini sallayıp Şapkin’i aramaya gitti.

Benzer kitaplar

Çi – Akilah Azra Kohen

yakutlu

Kalbimi Affettim – Stephanie Laurens – Online Kitap Oku

yakutlu

Havada Serisi – R. K. Lilley – Online Kitap Oku

yakutlu

Yorum Yap