II. ABDULHAMiD HAN’IN LiDERLiK SIRLARI -MEHMET AYDIN

ÖNSÖZ

Huzurlu bir hayat geçirmek, başarılı olmak, ancak faydalı ve
zararlı olanları birbirinden ayrıt etmekle mümkün olabilir.
Bu da yaşanmış olaylardan ders alarak geleceğe yön vermek
şeklinde ortaya çıkıyor… Bilgiler, tecrübeler bilmekle kıymet kazanıyor…
Tecrübelerin bedelleri çok ağır… Herşeyi “deneme-yanılma”
yoluyla öğrenmeye ömür yetmez.
Tarihte binlerce örnek liderlerimiz var. Bu liderlerimizi tarafsız
bir gözle, tecrübelerini, başarılarındaki temel sırları tespit ederek
insanımızın hizmetine sunmak zorundayız.
Bunun şuurunda olarak 633 yıllık Osmanlı Devletinde müstesna
bir yeri olan Sultan II.Abdülhamid’in liderlik sırlarını kaleme
aldık. Bu sırları yazmak kolay olmadı… Her şeyden önce O’nu yakından
tanımak, zamanın şartlarını iyi kavramak gerekiyordu. Buna
dikkat ederek İç dünyasını, hizmetlerindeki samimiyetini, yaşayış
tarzını, yaptığı işleri, sevenleri ve sevmeyenlerince söylenenleri tetkik
ederek anlaşılır bir dille yazmaya ve yorumu okuyucuya bırakmaya
dikkat ettik.
Birçok yönleriyle dünya insanlığını hayrette bırakan, yıkılmak
üzere bir devleti 33 yıl ayakta tutan bir liderin sırlarından inanıyoruz
ki öğrencisinden aile reisine, yöneticisinden devlet adamına
kadar herkesin çıkaracağı birçok dersler olacak…
Mehmet Aydın

ÇiLE – MÜCADELE

Annesizlik dile kolay… Yaşayan bilir.
Abdülhamid Efendi, bu acıyı daha çocukluğunda yaşar ve bilir.
Sık sık odasına kapanır, onun aldığı hediyelere, onun diktiği
mintanlara yumulur ağlar. Yastıklarda perdelerde onun kokusunu
arar. Duygusallığından mı bilinmez hayallere dalar. Kah annesinin
gölgeden hafif hayali kapıdan girer. Kah kendisi Beylerbeyi sarayına
gider kucağına koşar. Tirimüjgan hanımın ela gözleri parıldar.
Karyolasının altındaki kırmızı kadifeyi göstererek “altına bakmak
İster misin?” diye sorar. Küçük efendi eliyle kadifenin altını tarar ve
içinde gümüş kuruşlar olan keseyi yakalar. Hisli kadın gözlerini kapar
ve ancak bir annenin duyacağı bir hazla “Aslanım” der, “Aslanım
benim”
Bu zarif ve nahif kadın ufak tefek ama vakurdur. Asildir, mütebessimdir,
saygılıdır. Bir Şapsıh* kadını nasıl olursa öyledir işte.
Böylesi ele az geçer ve kaybına ağlanır. Hele anne olursa.
İşte küçük Efendi’nin kendi kendine dertleşip, boyun büktüğü
günlerden birinde kapı gıcırdamadan aralanır ve gölge düşer yanına.
Abdülhamid etendi kendi dünyasındadır ve gelenin farkına bile
varmaz. Bu derin sessizlik ne kadar sürer bilinmez. Birara ziyaretçisinin
farkına varır ve babası ile göz göze gelirler. Abdülmecid Han
sesine en müşfik tonları oturtarak “Ölenle ölünmüyor be oğlum”
der, “dünya yalan işte!” sonra eğilir eliyle gözlerinin yaşını siler.
“Yalnızlık… ” der. ” yalnızlık Allah’a mahsus içli oğlum!”

Sarılıp kucaklaşırlar. Abdülmecid Han hassas çocuğunu yanaklarından
öper ve “Evet” der, “annenin yerini tutamaz ama beni
dinlersen gel, Perestu kadına oğul ol” Abdülhamid Efendi “nasıl isterseniz”
der, boynunu büker.
Abdülmecid Han, onu setresinin altına saklayarak Perestu kadının
dairesine götürür. “Sen evlad istiyordun değil mi” der, “al sana
aslan gibi bir oğul”
Perestu kadın dindarlığı ve şefkati ile tanınır, güngörmüştür,
ağırbaşladır.. Çocukları çok sever ama çocuğu olmaz. İşte o gün hayata
yeniden başlar, Abdülhamid Efendi’ye analık yapar. Öyle ki
Abdülhamid Han onu yıllar sonra bile rahmetle anar ve derdi ki:
“Eğer annem yaşasaydı, bana bundan iyi bakamazdı.” (1)
Abdülhamid Efendi’nin çocukluğunda başlayan çilesi gün
geçtikçe artarak devam eder. Gençliğinin baharı olan 19 yaşına geldiğinde
babasının ölüm haberiyle bir kez daha yıkılır. Ama o ağır-
10 başlılığı, metaneti ile acıyı yüreğinin derinliklerinde muhafaza et-
• meşini bilir.
Bu acılar kendisini daha da olgunlaştım. Eğitimine daha bir
dikkat eder, oyun ve eğlenceden uzak kalır. Hep okumak, dünyada
olup bitenlerden haberdar olmak ister. Bu nedenle hocalarının ve
ilim ehli insanların anlattıklarını dikkatle dinlemekten kendisini alıkoyan
herşeyden kaçar.
Mektep sıralarında bütün dikkatini derslerine verir. Keskin bakışlarım
hocanın gözlerine diker ve anlattığı her kelimeyi beynine
nakş eder. Olaylar, üzerinde düşünür, anlamadıklarını ders sonrasında
sormaktan çekinmez.
İngiliz Ajanı Vambery’nin tespitleri: “Gür ve ahenkli sesi ile
dinleyicilerini derhal tesiri ve nüfuzu altına almasını bilirdi… Siyah
gözlerini hocasının üzerine dikerek onun ağzından çıkacak her
Fransızca kelimeyi koparır gibi çekip almak isterdi.” (2)
Abdülhamid Efendi, aynı zamanda tembelliği sevmeyen faal
bir insandır. Dünyada olup bitenler hakkında en ince teferruatına kadar
öğrenmek isteği kendisini araştırmaya sevkeder. Aynı zamanda

ülke meseleleriyle yakından ilgilenir, zamanın yöneticelirinin samimiyet
derecelerini, yaşam ve idare tarzlarını araştırır, gerçekleri öğrenmeye
çalışır. Bu zengin bilgi birikiminden saltanatı boyunca ziyadesiyle
istifade eder. (3)

BÜYÜK HEDEFLER iÇiN BÜYÜK HAYALLER GEREKLi

Abdülhamid Efendi büyük hedefleri için büyük hayaller kuruyordu.
Gelecekte Osmanlı devletini tekrar eski ihtişamına kavuşturmayı
düşünüyor ve bu alanda kendisini yetiştirmeye çalışıyordu.
Zamanın süper güçlerini yakından izliyor, politikalarını, Osmanlı
devleti üzerindeki sinsi emellerini ve ülke içindeki uzantıları hakkında
bilgiler ediniyordu.
Çevresi hayallerini anlamaktan uzaktı. Küçük düşünenler büyük
düşünenleri anlayamadığı gibi yaşça büyükleri ve hatta hocaları
dahi kendisini anlamaktan acizlerdi.
“Çocukluğumdan beri ciddi bir tabiatım vardı. Oyun oynamayı
sevmezdim. Daha pek küçük yaşımda beşeriyetin mevcudiyetine
dair ciddi mevzular üzerinde düşünmeye başladım. Hayal peresttim.
Bu halimden dolayı, hocalarım beni azarlar, babama şikayet ederlerdi.”
(4)
Abdülhamid Efendi, daha şehzadeliğinde bile ilim ehli insanlarla,
devletin önemli mevkilerindeki yöneticilerle sık sık görüşüyor,
fikir alışverişinde bulunuyordu. Sadece yerli şahsiyetlerle değil,
yabancı devlet adamlarıyla görüşerek onlardan Avrupa hakkında
bilgiler ediniyordu.
Zamanın mekteplerinde okutulan derslerin yeterli olmadığını,
bunlara yeni derslerin eklenmesi gerektiğini söylüyordu. Bilhassa
bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri yakından takip ediyor ve
bu gelişmelerin okullarda ders olarak okutulmasını istiyordu.
İlme olan merakı, oyun ve eğlenceden uzak hayatı gözden kaçmıyordu.
Fırsat buldukça kitap okuyor, yerli ve yabancı basını yakından
takip ediyordu. Ceride-i Havadis,Tasvir-i Efkar, Basiret gibi gazeteleri muntazaman alıyor, Çaylak, Çıngırak, Tatar gibi mizah
dergilerinin etkilerini de takip ederek halk üzerindeki tesirlerini
müşahede ediyordu. Avrupa gazetelerini ise ünlü kıraathane sahibi
Sarafim Efendi ve kitapçı Elnino vasıtasıyla getirtiyor, okuyor
ya da tercümesini yaptırmak suretiyle takip ediyordu. Bazı fikir ehli
yazarlarla sohbeti ihmal etmiyordu.
Abdülhamid Efendi, bilginin gücünü, kamuoyu oluşturan sebepleri
çok iyi tetkik etmekteydi. Dikkat ve disiplin yeteneği, elde
edilen sonuçları, bilgileri zamanı ve yerinde kullanma yeteneği de
mükemmeldi. (5)
Herşeye rağmen Abdülhamid han iyi bir eğitim gördü. Ferid ve
Şerif efendiden Arabiyi, Kazasker Ali Mahvi Efendi ve sadrazam
Safvet Paşa’dan Farisi’yi, Gümüşhanevi Ömer Hulusi Efendi’den
tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini, Gardet, Edhem ve Kemal Paşalardan
Fransızca’yı; vak’anüvis (tarihçi) Lütfi Efendi’den ise Osmanlı tarihi
derslerini gördü.
12 Spor ve at biniciliği Lala Mehmet Sadık ağa ve Mabeynci Os-
• man Efendi’den, silah talimlerini ve diğer askerlik bilgilerini hünkar
yaveri çeşitli subaylardan, Mehmed Zafir Efendi’den Şaziliye tarikatını,
Rumeli kazaskeri Halebli Ebü’1-Hüda efendi’den Kadıriyye
tarikatını öğrenerek zamanın ilimlerini tahsil etti.
Sadece mektepteki eğitimle iktifa etmedi. Kendisini yetiştirmek
için durmadan çalıştı. Okudu ve nihayetinde çok kültürlü, dünya
siyasetini, memleketin içinde bulunduğu şartları, zamanın süper
güçleri ve içteki uzantılarının maksatlarını iyi kavrayarak gelecekte
takip edeceği ince siyasetinin temelini attı.

ÖRNEK SAHSiYETLER

Abdülhamid Efendi, zamanını ibadet, din ve fen ilimlerini öğrenmek,
ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendiriyordu.
Aynı zamanda çok iyi bir gözlemciydi. Örnek alınacak insanların
varlığının çok önemli olduğunu söylüyordu. Önemli şahsiyetlerin
hayatlarını, yaşam tarzlarını merak ediyordu. Nerede hata yaptıklarını,
nasıl başarılı olduklarını inceliyordu. Dedesini, Babasını,
amcasını, ağabeyini de çok iyi takip etti. Bunlar arasında dedesi
Sultan Mahmud’u kendine örnek aldı.
İnsanları tetkik ederek anlamak en büyük meraklan arasındaydı.
Bu sahada hayrete değer bir yeteneğe sahipti. Onların kusur ve
hatalarından ders almasını bilmek gibi, insan tabiatında nadir rastlanan
bir karekter sergilerdi. (6)
Başka bir sırrı ise karşısındaki insanların samimiyet derecesini
tespitindeki mahareti idi. Kişilerin fiillerinde samimi olup olmadıklarını
keskin zekasıyla rahatlıkla tespit ederdi. (7)

SADELiK

Abdülhamid Han’ın göğüsleri geniş, omuzlan kalkık, vücudu
ise zinde ve çevikti. Konuşması gayet sakin ve tane taneydi. Asık
suratlı değildi. Güler yüzü ve tatlı dili ile insanların gönlünü rahatlıkla
alırdı. Kahkaha ile gülmekten hoşlanmazdı. Ve hatta hiç kahkaha
ile güldüğü görülmedi. Tabii ve pek vekarlı bir yürüyüşü var- _13
dı. Gayet nazik, her halinde bir farklılık vardı. Çok hassastı. Kalp
kırmaktan azami derecede sakınırdı. Zekası ve gönül alıcı muamelesi,
yabancıların da hürmetini kazanmıştı. Bu sebeple işlerini kolaylıkla
yaptırırdı. Hal ve tavrında görülen mükemmelliğe hayran
kalanlar, ona hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmak hususunda yarışır
ve aynı zamanda O’na hizmetçi olmakla iftihar ederlerdi. (8)
Giyim zarif ve temiz olmalı, giyimdeki düzensizlik, fikirdeki
dağınıklığa delalet eder.
Yaşına uygun temiz, sade intizamlı giyinmeye çok dikkat ediyor,
üzerinde rütbe gibi şeyleri taşımaktan hoşlanmıyordu. Boynunda
sadece “Hanedan-ı Al-i Osman” nişanını taşıyordu. Kış ve yaz,
önü iki sıra düğmeli, ince veya kalın yumuşak kumaşlardan yapılmış
uzun palto giyiyor, sağlığa en müsait olan kumaşları tercih ediyordu.
Giyim ve kuşamın önemli olduğunu, zarif olduğu kadar temiz
ye itinalı giyenmenin hayatta bir intizam ifade ettiğini söyliyerek,
kıyafetteki düzensizliğin fikir dağınıklığından ileri geldiğini belirtiyordu.

KUVVETLi BiR HAFIZA

11. Abdülhamid Han’ın hafıza ve zekası çok kuvvetliydi. Bir kere
gördüğünü, ya da sesini işittiği kimseyi unutmazdı. Kuvvetli hafızası
insanları hayrette bırakacak derecedeydi.
Selanik’teki muhafız askerlerden biri Sultan’ın dikkatini çekmişti.
Bunu bir yerden tanıyor ama nereden… Evet, hatırlamıştı.
Gördüğü Hakkı efendiden başkası değildi. Yıllar ne çabuk geçmişti.
Dünkü çocuk bugün yüzbaşı rütbesine yükselmiş bir asker olmuştu.
Hemen Cevher ağayı yanına çağırarak;
-Ben bu çocuğu tanıyorum. Ben bir kere gördüğümü asla unutmam.
Eminim ki bu çocuk odur. İmparator bana ilk defa misafir geldiği
vakit talimhane Köşkü’nde genç askerlere meç talimi yaptırmış,
misafirlerime göstermiştim. Bu çocuk o zaman pek gençti.
Fevkalade kılıç kullanıyordu. İmparatorun da, benim de pek hoşuma
gitmişti. Bundan dolayı elimle göğsüne altın madalya takmıştım. İşte Hakkı Efendi bu çocuktur. Bir yolunu bulursan kendisinden
sor bakalım, ne diyecek.
Cevher Ağa, uygun bir yolunu bularak Yüzbaşı Hakkı efendiye
durumu anlatır. Hakkı efendi de hayretle,
Evet, ben’im. Fakat nasıl oluyor da beni hatırlıyor? O zaman
çok gençtim. Bugün ise kırk yaşındayım. Saçlarım ağarmış, aradan
yıllar geçmiş. Doğrusu hafıza kuvvetine hayran oldum.. Fakat rica
ederim, bundan kimseye bahsetmeyiniz. (10)

50 YIL ÖNCESi

19. asrın son yıllarında huzuruna kabul ettiği bir sefire sorar:
-“Ekselans sizi gözüm ısırıyor! Acaba nereden görmüş olabilirim?..”
-Görmüş olabileceğinizi zannetmiyorum, haşmetmeab; belki
yarım asırdan beri memleketinize ayak basmış değilim!..
-Demek yarımasır kadar evvel buradaydınız!…
-Evet, haşmetmeab; muhterem pederiniz Abdülmecid Han
devrinde babam sefarethanenin birinci katibiydi. Bir gün elçilik heyetiyle
beraber huzur-i şahaneye kabul edildiğimiz zaman ben de
babamın yanındaydım ve 9 yaşlarında bir çocuktum.

-Tamam! Ben de o zaman 10 yaşlarında var yoktum ve kafes
arkasından elçilik heyetini seyrediyordum. Demek sizi o zamandan
hatırlıyorum! (11)
9 yaşlarında bir çocuğu, aradan 50 yıl geçtikten sonra hatırlaması
sefiri hayretten hayrete düşürmüştü.

PARiS SOKAKLARI

Bir Avrupalı Yazar’dan dinliyelim; “Paris’te geniş bilgisi ve
zekası sayesinde kendisine düşen vazifeyi yaptı. Orada hislerini gizlemesini
bilen bu genç adamın (daha o zaman 17-18 yaşlarında)
herşeyle ilgilendiği ve bunlar hakkında esaslı malumat aldığı kimsenin
gözünden kaçmamıştı. Aradan otuz sene geçmesine rağmen
II.Abdühamid, Paris’te gezdiği caddeleri ve kendisine takdim edilen
subayların isimlerini hala hatırlıyordu.” (12)

CÖMERTLiK

Abdülhamid Han, İsraftan hoşlanmazdı. Cömert bir insandı.
Ama iktisatlıydı. Cesur, fakat ihtiyatlı idi. İktisatsız cömertliğin ve
ihtiyatsız cesaretin seleflerine nelere mal olduğunu biliyordu. (13)
Fakirlere yardım eder, yöneticileri ise hizmet ve başarılarına
göre ödüllendirirdi.
Emri altında olanlara ve vekillerine, ilim ve sanat erbabına, yabancılara
bol ve kıymetli hediyeler veriyordu. Yöneticilerin mevkilerine,
hizmet ve başarılarına bakarak ona göre ihsan ve ikramda bulunuyordu.
Halkdan, fakirlik ve sıkıntı içinde olanların halini haber
alınca, para veya eşya gönderiyor, hastalara bizzat doktor yolluyordu.
(14)
Bir akşam Aksaray taraflarındaki bir postahaneden Sultan’a arz
edilmek üzere bir telgraf çekilir. Telgrafı çeken bizzat telgraf memurudur.
Karısının hamile ve doğmak üzere olduğunu ve doğumun
da zor olabileceği belirtilerek hiçbir vasıtasının olmadığını bu nedenle
“Merhamet-i Şahane”ye sığındığını belirtiyordu.
Telgrafı baştan sona okuyan sultan Mabeyn (saray) memuruna
gerekenin yapılması emrini veriyordu.
Emir yerine getiriliyor, sabaha karşı Mabeyn (saray) memuru,
Mabeyn tabiblerinden biri ve bir yaver, gönderildikleri yerden dönüyorlardı.
Saray bahçesinden geçerken Patişahın oturmayı adet edindiği
sade ve basit odada ışığın yandığını görürler. Padişahın geceyi orada
geçirdiğini ve belki de uyumakta olduğunu düşünerek, kendisini
rahatsız etmemek için ayaklarının ucuna basa basa yürümeye başlarlar.
Yanılıyorlardı. Patişah uyumuyordu. Onları pencereden seyreden
Sultan gelmelerini işaret ediyordu…
Neticenin ne olduğunu çocuğun doğup doğmadığını soran Patişah’a
şu cevabı veriyorlardı.
-Evet Efendimiz! Biraz evvel dünyaya geldi. Nur topu gibi bir
erkek çocuk… İsmini “Abdülhamid” koydular… “İhsan-ı Şahane”yi
16 verdik. Baba ağladı ve “ömr-ü devlet”lerine dualar etti.

Abdülhamid Han, şafak vaktine kadar neticesini beklediği hadiseyi
öğrendikten sonra, içindeki sıkıntılı bir havayı dışarıya atarcasına
bir nefes boşaltıyor ve tek kelime söylemeden paravananın
arkasına geçip sabah namazına duruyordu. (15)

ERKEN KALKMAK

II. Abdülhamid han, istisnalar haricinde erken yatıp erken kalkardı.
Güneş doğmadan kalkar her zaman adeti olduğu üzere banyosunu
yapar ve sabah namazını kılarak dualar eder, Kur’an-ı Kerim
okurdu, ibadetini yaptıktan sonra kahvaltısını yapardı. Sabah
kahvaltısı çok hafif olurdu. Yarım bardak sütü madensuyu ile karıştırıp
içerdi. Madensulu sütten hemen sonra kahve ve sigarasını içer,
bilahare doğruca masasının başına oturup tahminen saat onbire kadar
resmi işlerle uğraşırdı
Sultan, aynı zamanda deniz banyosunu çok severdi. Doktorun
deniz banyosu tavsiyesi üzerine Beylerbeyi Sarayı’na giderek her
sabah deniz banyosu yaptığını kızı Ayşe sultan hatıratlarında anlatır.
Abdülhamid Han da deniz banyosunun kendisinde bir alışkanlık haline
geldiğini, susuz yaşayamadığım söylerdi:
“Deniz banyosu bir alışkanlık haline geldi. O gün bugün susuz
yaşayamaz oldum” derdi.

YEMEN KAHVESi

Kahveyi çok severdi. Bunların içerisinde de sadece Yemen
kahvesi kullanırdı. Yemeklerden sonra ve arada da ayrıca altı yedi
defa kahve içerdi. Kahvesi ne koyu, ne de açık ve sade olarak pişirilirdi.
Kahveyi sigarayla birlikte ve ağır yudumlarla içerdi. Çocukların
hiçbir babalarının huzurunda kahve içmedi. Gençlerin kahve
ve sigara içmeleri sarayda çok ayıp sayılırdı. (17)
YEMEKTEN SONRA DİNLENME FASLI
II. Abdülhamid Han, sağlığına çok dikkat ettiği için çalışma
saatleri, yemek ve istirahat zamanları son derece muntazam idi. Öğle
yemekleri, saray usulü üzeri genelde saat onbirde, akşam yemekleri
de beşte yenirdi. Yemekleri bu saatlerde yemek saray adetindendi.
Yemek hazır olunca odasına geçer, hanımıyla beraber yemeğe
otururdu. Yalnız sofraya oturmamaya gayret eder, yemeği ailesiyle
yemekten hoşlanırdı. Saltanatının yirmi yılı içinde istisnalar
haricinde hergün ailesiyle yemek yedi. Yemekten sonra odasındaki
şezlonga uzanıp onbeş, yirmi dakika dinlenir, yine kalkıp sabahtan
kalan işlerini görmek üzere Selamlık dairesine geçer, çalışmaya
başlardı. Öğleden sonraki bu çalışma sırasında Başkatibi, yahut
ikinci Katibi, devlet adamlarından bazılarını kabul ederdi. Bu çalışma
akşamlara kadar devam ederdi. Akşamları genelde yemekten
sonra bahçeye çıkar, orada paşalarla, beylerle gezer ve bazen Harem’e
geçerdi. Bazen marangozhanesinde veya kütüphanesinde çalışırdı.
(18)
Çok yoğun işlerinde gece yanlarına kadar Saray’da kaldığı
olurdu. İşi olmadığı zaman yatsı namazından sonra derhal dinlenme
odasına çekilirdi.
Aşırı yorgun veya işlerinin hafif olduğu zamanlarda ailesi ve
çocuklarıyla görüşür hal hatır sorar ve onlarla ilgilenirdi.

PLANLI PROGRAMLI BiR HAYAT

Zaman, en büyük sermaye…
II. Abdülhamid Han, mal israfında olduğu gibi zaman israfından
da kaçınıyordu. Zamanını çok iyi kullanıyor, her şeyi bir plan
ve program dahilinde yapıyordu. Yaptığı ve yapacağı şeyleri bizzatihi
not ediyor, yaptıracaklarını da not ettiriyor ve herşeyi bir saate
bağlıyordu.
İnsanı rahatsız eden ses gürültüsünden hoşlanmıyordu. İstirahate
geçince sarayda bir sükunet başlıyordu.
İş ehline verilmeli.
II.Abdülhamid Han’ın diğer bir özelliği de, maiyeti altındaki
insanların ne tür kabiliyette olduklarını tespitteki mahareti ile işi
ehline vermesiydi. (19)
Fikir ve maksatlar mükemmel bir ifade ve nezaketle dile getirilmeli.
Sultanın sohbetine doyum olmuyordu. Kalın ve gür sesiyle
sohbetini dinlemek insana bir haz veriyordu.
Bütün hal ve hareketlerinde padişahlığın heybetini, vekarını
gösteriyor, fikirlerini ,maksadını mükemmel bir ifade ve nezaketle
anlatıyordu.
El yazısı rahat okunuyor, İfadesi açık, sarih, cümleleri uzun
olmakla beraber bağlantıları kolaylıkla yapıyor, varmak istediği netice,
rahatlıkla anlaşılıyordu. (20)

DiSiPLiN

Abdülhamid Han, disiplinli bir sultandı. İşleri zamanında takip
etmek en büyük özelliklerinden biriydi. Yapılan müracaatlar intizam
içerisinde tetkik edilir ve hiçbir kağıt parçasının kaybolmasına, hiçbir
muamelenin kontrolden kaçmasına ve hele işlerin sürüncemede

kalmasına müsaade edilmezdi. Başkatibet dairesine girip çıkan işleri
bizzat kendisi kontrol ederdi. (21)
Aynı zamanda getirilen ve gönderilen evrakların kayıtlarına
çok büyük hassasiyet gösterirdi. Kendisine arzolunun şeylerle kendisinin
verdiği emirlerin kayıp ve tahrif olmamasına çok dikkat
ederdi. Bununla birlikte fevkalade kuvvetli hafızası ile kontrol tedbirlerini
sıkı bir şekilde temin ederdi. (22)
” Dikkatsizlik özür değildir”
II. Abdülhamid Han, hataların istenmeden olabileceğine pek
inanmazdı. Ve bu hususta Tahsin Paşa’ya şunları söylemiştir; “İnsanda
sehiv (yanlışlık) olmaz, sehiv ya kasten olur, yahut dikkatsizlik
neticesinde meydana gelir Kasten yapılan yanlışlıklar büyük ve
çirkin bir suçtur. Dikkatsizlik neticesinde meydana gelen hataların
kabahati o dikkatsizliği yapan kişiyedir. Dikkatsizlik mezaret sayılabilir
mi?” (23)
Hassasiyet
II. Abdülhamid Han, memleket meseleleri hakkında çok hassas
davranır, önemli bir olay karşısında hangi vakit olursa olsun uyandırılmasını
isterdi. Başkatip Tahsin Paşa’nın anlattığına göre Abdülhamid
Han, acil bir iş zuhurunda gecenin herhangi bir vaktinde kendisinin
uyandırılmasına müsaade etmişti. Bekletilmesi ve sultana
hemen ulaştırılması gereken bir müracaat için Sultan’ı uyandırmak
icap ettiğinde Harem ağası kapıya vurarak kimden geldiğini söyleyerek
kağıdı takdim eder, Abdülhamid han bu konuya vakıf olduktan
sonra derhal tebliğ edilecek bir emir varsa ya nöbetçi mabeyncilerden
birini, yahut Başkatibi çağırtırdı. Bazen acil işlerin halli
gece yarılarına kadar ve hatta sabahlara kadar sürdüğü olur, Sultan
buna rağmen erken kalkarak çalışmaya başlardı.
İşe Vaktinde Başlamak…
Başkatip Tahsin Paşa’dan nakledelim: “Fevkalade şartlarda veya
son derece acil bir iş için bu suretle, gece yarısı, evimden alelacele
çağrıldığım akseriya vuku bulmuştur… Böyle gecelerde bile Ab-
19

dülhamid, itiyadını bozmaz, bazen yarım ve hatta bir buçuk saat o
acil iş için emri verir veya cevabı bekledikten sonra tekrar yatar, fakat
ertesi sabah yine vaktinde, ve erkenden kalkarak çalışmaya başlardı.
Bu kesintisiz hayat hiç değişmeden bu suretle devam edip durdu.”
(24)
UYKU ÖNCESİ KİTAP OKUTMAK ADETİ
II.Abdülhamid Han, iyi bir okuyucu idi. İlme aşıktı. Şezadelik
yıllarında başlayan kitap okuma sevgisi ömrü boyunca hep devam
etti. Çok zengin bir kütüphane yaptırdı. Dünyanın her tarafından getirilen
eserlerle donatıldı.
Başarının Temel Sırrı: Cehaletten kurtulup alim olmaktır.
Sultan, gece yatmadan önce de kitap okuturdu. Kızı Ayşe Sultan,
yazdığı hatıratında babasından bu konuda şunları nakletmektedir:
“Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak,
20 zihnimi başka taraflara sevkedip düşüncelerimi defetmek ve rahat
• uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. Okuttuğum
eserler ciddi olursa büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım
romanlar tercüme ettiriyorum.” Der ve gülerek ilave ederdi: “Küçüklüğümde
dadım bana ninni söylerdi. Şimdi de okunan kitaplar
aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum.
İşte benim uyku ilacım budur.” (25)

BASIN iYi TAKiP EDiLMELi

Abdulhamid Han, daha şehzadeliğinden itibaren gazeteci yazar
ve fikir erbabı ile sıcak ilişkiler kuruyor, Gazeteleri her gün
okuyor, okutuyor, üzerinde yorumlar yapıyor şartlara göre yeni
strateji ve hedefler belirtiyordu.
Yüz sayfalık yazı ile dile getirilemeyen fikirler sadece bir resimle
dile getirilebilir.
Sultan, aynı zamanda Avrupa’da yayınlanan haftalık ve aylık
resimli gazete ve dergileri de muntazam bir şekilde takip ediyordu.
Bu konuda, her resmin bir fikir ifade ettiğini, yüz sayfalık yazı ile
ifade edilemeyecek siyasi ve hissi olayların bir resimle dile getirildiğini
belirtiyor, bu tür dergi ve gazetelerin yazılarından ziyade resimlerinden
istifade ettiğini ifade ediyordu. (26)
Dönemin basını maalesef günümüz medyasından pek farklı
değildi. Memleketin menfaatinden ziyade şahsi çıkarları uğruna
yaptıkları yayınlarla emperyalist devletlerin ekmeğine yağ sürüyorlardı.
Devlet büyüklerine karşı yaptığı yayınlarla istediğni yaptırıyor
ve korku aşılıyordu. Bilhassa milliyetçilik, hürriyet, Batıcılık
fikirleri ile halkı büsbütün galeyana getiriyor, çeşitli ırk, dil ve dinlerden
meydana gelen Osmanlı devletinin bünyesini tahribe yönelik
yayınlar yapılıyordu.
Osmanlı’da gazete ilk defa 11. Mahmud Han zamanında ve
Fransızca olarak başladı. Müslümanlardan ziyade azınlıkların ve
Batıyı körü körüne taklit etmek isteyenlerin elindeydi. 11. Abdulhamid
Han döneminde gazetelerin sayıları bir hayli kabarıktı. 18’i
Türkçe, l’i Arapça, 9’u Rumca, 9’u Ermenice, 3’ü Bulgarca, 2’si İbranice,
7’isi Fransızca, 2’si İngilizce ve l’i Almanca olmak üzere
çeşitli dergi ve gazete çıkıyordu. (27)
Hergün gazeteleri okuyan Sultan “Bunlar ihtilalci gazetelerdir.
Bunların sonu hayra alamet değildir. Bunlar yorgan kavgasından
başka bir şey değildir” diyordu.(28)
II. Abdulhamid Han, zararlı neşriyatın yapılmasını istemiyordu.
Osmanlı devletinin içinde bulunduğu kritik dönemde cahilane
yayınların millete fayda yerine zarar vereceğini söylüyor ve Basının
muhakkak kontrolden geçmesi gerektiğine inanıyordu.
Kontrol Mekanizması
Bu nedenle basını devletin lehine kullanmak için yerli ve yabancı
gazete muhabirlerini Saray’a davet ediyor, onlara ikramlarda
bulunuyor, nişanlar ve paralar veriyordu. Böylece pek çok yabancı
gazeteciyi kendi bütçesinden ayırdığı paralarla elde tutuyordu.(29)
Türkiye aleyhinde yayın yapacak gazete ve muhabirleri ise satın
alırdı. Yabancı muhabirlerin çoğu satın alınmıştı. Avrupa’nın
21

önemli gazetelerinden bazılarını abone bulmak, satın almak suretiyle
kendi lehine kullandırır ya da aleyhte kullanmamaya çalışırdı.
Özellikle Times, Temps, Könche, Zeitung, Tribüne, Neue Freie
Press, Viedemosti gibi büyük gazetelere çok önem verirdi. Avrupa
gazetelerine ve yabancı ülke ajanlarına Hazine-i Hassa’ca para verilmiştir.
Cemiyeti Zehirleyen Yayınlara Müsaade edilemez.
Sultan Abdülhamid Han, devlet ve millet için zararlı olan yayınların
neşrine müsaade edilmemesi gerektiğini bildiriyor ve bu tür
zararlı olabilecek yayınlar hakkında “sansür politikası”nı takip ediyordu.
II. Abdülhamid Han’ın yaklaşık saltanatının ilk 10 yılına kadar
basın sansürden uzak, herşey kamu önünde açıklanır, yabancı yayınlara
da bir kısıtlama getirilmezdi. Fakat son dönemlerde Jön
Türkler’in devlet ve saltanat karşısındaki tutumları, Ermeni, Bulgar
22 ve birliği tehdit edici faaliyetlerin hızlanması karşısında sansürün
• elzem olduğu kanaatine varıldı. Uyguladığı ince siyaseti ve sansür
politikasıyla basım kısa bir zaman içinde kontrol altına aldı, şahsi ve
maksatlı polemikleri kökünden yasak etti. “Ermenistan” diye tarihi
ve coğrafi bir mefhuma asla yer verilmemesini emretti ve bütün
yayınları sansür usulüne bağladı.
Dış basını da aynı hassasiyetle takip etti. Dış basını takip işini
o zamanlar elçiler ve konsolosluklar yürütyordu. Osmanlı’yı ilgilendiren
her yazı, derhal tercüme edilip Saray’a gönderiliyor, eğer
yazının memlekete girmemesi isteniyorsa vaziyet telgrafla haber
veriliyor ve tedbir alınması sağlanıyordu.
Sadece gazete ve dergiler değil, her türlü kitap üzerinde de sıkı
bir kontrol mekanizması kurulmuştu. İslam ahlakına uymayan,
dine saldın ve İslam dinini imha niteliğinde olan hiçbir eserin yayınlanmasına
müsaade edilmedi…
Bazı menfaatperestler de sadece şantaj yaparak Sııltan’dan para
koparmak gayesiyle yazarlardı. U. Abdülhamid Han bu bakımdan
nice şantaj ve hile tertibine merhametinin çokluğundan göz yumu-

yor, elini uzatan her kese, değerine bakmaksızın para veriyordu.
Böylece düşmanın sinsi tuzağından uzak tutmak ve memlekete faydalı
hale gelmeleri için… Bu tip yayın yapanların başında “Vakit”
yazarı Said Bey gelirdi. Defalarca Sultan’ın ihsanına mazhar olmasına
rağmen tekrar uygunsuz yazılar yazar, tekrar sultan çağırır paraverir velhasıl bu şekilde devam ederdi. (30)
Ülkenin ve devletin bütünlüğüne, halkın birlik ve huzuruna zarar
verecek her türlü fikir ve görüşün sansürlenmesi gerektiğini bildirmiştir.
Zamanın basınında hastalık haline gelen müstehcenlikle
büyük mücadeleler etti. Kendisini Beylerbeyi Sarayı’nda ziyarete
gelen Enver Paşa’ya şunları söylemiştir:
“33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine,
şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat istediği gibi bir hürriyet,
gelişi güzel bir serbestiyeti de hiçbir zaman hoş görmedim.
Hele basında pek revaçta olan müstehcen resim ve yazılara sinsi fikirlerin
hakim olmasına asla müsaade etmedim. Milli ananelerimizin
bozulmasına da taraftar olmadım.” (31)
Anne ve Baba çocuklarını zararlı yayınlardan koruduğu
gibi devlet te milletini aynı şekilde zararlı fikir ve cereyanlardan
korumalıdır.
Kendisini dinlemeye devam edelim:
“Bizde sansür elzemdir. Mevcudiyetini tenkid edenler yanılmaktadırlar.
Bizdeki müesseseleri, Batıdaki gibi mütalaa etmeye
imkan yoktur. Belki orada kültürün daha yaygın olması sebebiyle,
basının tenkitleri normal karşılanabilir. Fakat bizde henüz halk çok
bilgisiz, çok saftır. Tebaamıza çocuk muamelesi etmeye mecburuz.
Hakikaten de büyük çocuklardan farkları yoktur. Ebeveyn veya mürebbiye
nasıl gençliğin eline zararlı neşriyatın geçmemesine dikkat
ederse, bizim hükümet de halkın fikirlerini zehirleyecek herşeyi
halktan uzak tutmaya çalışmalıdır. Fransızcadan tercüme edilen birçok
romanın hareme girmesi, kalpleri, fikirleri ifsat etmesi çok acı
olmuştur. Bu kötü neşriyatı ithal edenlerin Türkler değil de Fransızlar,
Rumlar ve Ermeniler olması ancak teselliden ibarettir. Şu Ermeniler
ve Rumlar ne kötü insanlardır! Piyasaya sürdükleri bu hakika-
23

te aykırı romanları, eğer sansürden geçmeden gazetelerde neşredilseydi,
halkta fena tesir uyandırır, bu da yabancıların hakkımızdaki
fikirlerini büsbütün yanıltırdı. Zaten memleketimiz kafi derecede
hertürlü iftiraya maruzdur. Bütün bu söylediğimiz sebebler sansürün
devam etmesini icap ettiren sebeplerdir.” (32)

ÇOCUK SEVGiSi ve TERBiYE

Sultan Abdülhamid Han’ın huzurlu bir aile hayatı vardı. Hem
patişah hem de örnek bir aile reisiydi. Çocukları çok severdi. Onlarla
ilginmeyi, baba şefkatini göstermeyi ihmal etmezdi. Bir evladının
yanarak vefatı ve başka bir çocuğunun da hastalığının teşhis edile –
meyerek ölümü kendisini çok üzdü. Bunun üzerine “benim çocuğum
kurtulamadı, kimbilir fakir fukaranın çocuklarına nasıl bakılıyor.
Hiç olmazsa bir hastahane yaptıralım da benim gibi birçok babaların
kalbi yanmasın” diyerek “Hamidiye Etfal Hastahanesi”ni
bugünkü adıyla “Şişli Çocuk Hastahanesi” ni kurdu. En seçme doktorları
orada görevlendirerek Almanya’dan en gelişmiş cihazlarla
hastahaneyi donattı. Böylece birçok baba yüreği yanmaktan kurtulmuş,
kendisine dua etmişlerdir.
Çocuklar okusun, ailesi fakir ise yardım edilsin.
Sultan, yeni bir köşkün yapımında çalıştırılan sekiz-dokuz yaşlarında
iki küçük çocuğu Hünkar Dairesinden seyretmekte. Bir ara
bu çocuklar gelerek pencerenin önündeki fiskiyeli havuzdan yıkanmaya
başlarlar. Çocukların bu hali çok hoşuna gider. Onları çağırır,
büyüğüne adını sorar. Çocuk “Mecid” der, küçüğüne de aynı soruyu
yöneltince aldığı cevap “Hamid” olur. Cevaplar daha da hoşuna gider
ve Müdür Ahmet Bey’i çağırtarak “Bu çocukları şimdi doğruca
Tüfekçibaşı Tahir Paşa’ya götürünüz. Bunları Maiyet tüfekçi Bölüğü’ne
kaydettim. Maaş alsınlar. Mektebe gitsinler” emrini verir. Ayrıca
bir kese altın ihsan ederek, çocukların anne ve babalarına yardım
edilmesini, elbise vs. ne lazımsa alınmasını da emreder. (33)
TERBİYE
II. Abdülhamid Han, çocukların terbiye ve eğitimi hususunda
çok gayret sarfederdi. Çocuklarını okutmak için özel hocalar tutar
ve onların eğitiminde titiz davranırdı. Vakit bulduğu zamanlarda
haremlerinden ve kızlarından kimi isterse haber gönderip çağırır,
onlarla görüşürdü. Gerek hanımlarının, gerekse kızlarının resmi işlere
karışmasını asla istemezdi. Sultan Abdulaziz ile Sultan Muradın
annelerinin devlet işlerine karışmalarının devlet gibi hanedan
için de asla hayırlı neticeler vermediğine inanırdı. Tahta çıkışının
ertesi günü analığının elini öperek;
“Siz annesizliğimi bana bir gün hissettirmediniz. Nazarımda
öz annemden farkınız yoktur ve mevkiiniz Valide Sultan mevkiidir.
Sarayda da Valide Sultanlığın bütün hak ve selahiyetlerine sahip
olacaksınız. Fakat devlet işlerine müdahaleye kalkıp şunun bunun
himayesini üzerinize almaktan ve rütbe ve memuriyet heveslilerine
delâletten kat’iyyen çekinmenizi bilhassa rica ederim” demiş, Perestü
kadın da ölünceye kadar Sultan’ın bu arzu ve iradesine riayetkar
kalmıştır. Kadın ve çocukları da bu hususa çok riayet etmişlerdir.
(34)
Çocukların hataları direk yüzlerine söylenmemeli annesi
rafından ikazı temin edilmeli.
Terbiye hususuna çok dikkat eder, en küçük kusurları dahi hoşgörmez,
kendisiyle yüzgöz etmezdi. Çocuklarının bir kusurunu
gördüğü veya hissettiği zaman çocuklarına direk söylemez, analarına
haber gönderirdi. Anneleri de çocuklarına babalarının huzurunda
ne suretle konuşacaklarını, nasıl hareket edeceklerini öğretir ve
onlar da bu edebe riayet ederlerdi.
Kız çocukları sakin ve nazik hareketli olmalı.
Kız çocuklarının giyiminin çok sade olmasını, “cici bicili”
şeyler giymemelerini isterdi. El işaretleriyle, yüksek sesle konuşmalarından
hoşlanmaz, daima sakin ve nazik hareketli olmalarına dikkat
ederdi. Büyüklerine, annelerine, kardeşlerine daima saygılı davranmalarını,
önlerine geçmeyip sıralarını muhafaza etmelerini ister,
şımarıklıktan hiç hoşlanmazdı.
Erkek çocuğu erkek gibi büyümelidir.
II. Abdülhamid Han, halk tarafından olduğu kadar, aile içerisindede
de sevilir ve sayılırdı. Halkına olduğu gibi çocuklarına da şefkati
çok fazlaydı.
25

Ayşe Sultan, çileli bir hayat sonrasında İstanbul’da evlenir. Ve
bir oğlu olur. II. Abdülhamid Han da, Selanik’ten İstanbul’a getirilince
torununu kendisine getirirler ve torununu gördüğüne sevinç
gözyaşlarına hakim olamaz. Kimbilir neler düşündü… Selanik’teki
o azap dolu günlerden kurtulan kızının torununu görmek nasıl bir
duygu bilinmez. Bu sevinçli anında çocuğu çok sever ve kızma şu
haberi yollar;
” Allah bağışlasın. Ömrü uzun olsun. Beni unutturmayıp da çocuğa
tanıttığından dolayı teşekkür ederim. Bu kadar terbiyeli büyüttüğüne
de son derece memnun oldum. Elimden gelen duadır.
Yalnız, saçları çok güzel ama kestirsin. Erkek çocuğu erkek gibi büyümelidir”

HiTABET

Hitabet nazikçe olmalı.
Abdülhamid Han, hitabete son derece ehemmiyet verir, kimseyi “sen” diye çağırmadığı gibi hizmetçilerine dahi “getir”, “götür” şeklinde emir vermezdi. “Getiriniz” veya “götürünüz” gibi nazikane şekilde emir verirdi. Kız çocuklarına “kızım” veya “sultan” diye hitap eder, kadınlarına da pek saygılı muamelede bulunurdu, “başkadın” veyahut “başikbal” şeklinde haber gönderir ve çağırırdı. İngiliz Ajanı Yahudi Vambery de : “Onu fazlasıyla zeki ve uyanık
buldum. Hazır cevap olmasına rağmen, görüşlerini ancak inceden inceye düşünüp taşındıktan ve danışmanlarının fikirlerini aldıktan sonra ifade eder.” diyordu. (35)
Oğulları ile selamlık dairesinde görüşür, hangisini isterse “gelsin”
diye emrederdi. Büyük oğullarına karşı daha resmi idi. Onlar da
huzurda daima İstanbulin denilen yakası kapalı yırtmaçlı bir çeşit
elbise ile çıkarlardı. Adi pejmürde kıyafetle asla huzuruna gitmezlerdi.
En çok sevdiği oğlu Burhaneddin Efendi ile küçük oğullan,
büyük olan diğer Şehzadelerden daha sık huzura giderlerdi. Cuma
selamlıklarında oğullarının bulunmasını mutlak isterdi. Oğullarına
yapacağı ihtarları direk yapmaz ya musahiplerle vaya mabeyncilerle
yapardı. (36)

TEVAZU

II. Abdülhamid Han, mütevazi idi. Kendisini başkalarından üsgörmez,
kibirlileri de sevmezdi. Zamanın Haremağalarından biri
anlatır:
“Odasına herhangi bir haremağası veya hademe girdiği zaman,
sırf Allah’u Tealanın mahlukuna saygı göstermek için ayağa kalmak
ister fakat Müslümanların Halifesi ve Türklerin Padişahı sıfatıyla
öyle bir harekete imkan bulamayınca, ayağa kalkışını gizlemek
maksadıyla masasında bir kağıt arıyormuş gibi yapar ve yalnız Alllahu
Tealanın görüp kulların farkına varmadığı şekilde isteğini yerine
getirirdi… ”

MESGALE

II. Abdülhamid Han, manzara resimleri ve marangozluğa meraklıydı.
Vakit bulduğunda kendisine has marangozluk atölyesinde
çalışır, yaptığı birçok sedefli, oymalı eşyalar Yıldız’da saklanırdı.
Marangozluğa olan ilgisi babasının zamanında başlar. Abdülmecid
Han zamanında Halil Efendi adında usta bir sanatkır vardı,
Sultan, babası gibi bu Halil Efendi’den ders aldı ve onunla birlikte
çalıştı.. (38)
Manzara ve çiçek resimlerine olan ilgisi Saray’da büyük bir
Tablo koleksiyonu oluşturmasına sebep oldu.
Saray’da bir marangoz atölyesi açmıştı. Sultan bir de iskemle
ile yaklaşık 35 santimetre boyunda küçük, zarif bir çekmeceli dolap
yaptırmıştı.
Aynı şekilde çiniciliğe de meraklı idi. Yine sarayda açtığı marangozluk
ve çinicilik atölyesinde yaptığı eserleri, bir çok yabancı
devlet adamlarına hediye olarak gönderdi.(39)
Gün gelir meşgaleler teselli kaynağı olur.
Selanik’te Alatini köşkünde ikamete ederken muhafızlarından
Fethi Okyar’a saatçilik ve marangozlukla alakalı alet ve malzeme getirilmesini
rica ederek şu nasihatta bulunur:
“Böyle alışkanlıklar, meşgaleler, zevkler edininiz… Benim bunlara
şehzadeliğim zamanında merak ettim. Hükümdarlığımda da vakit
buldukça değil, vakit ayırarak devam ettim. Bugün benim için
münhasıran (yalnızca) meşgale değil, tesselli de oluyor.” ( 40)

Benzer İçerikler

VAROLUŞÇULUK -Jean-Paul Sartre

yakutlu

SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM-JOANNE GREENBERG    

yakutlu

DÖRT MEZHEBE GÖRE İSLAM FIKHI – Abdurrahman CEZİRİ

yakutlu

Sitemizin işlemesini sağlamak için teknik çerezler kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için çerez aydınlatma metnini incelemenizi rica ederiz. Kabul Et Devamı

Privacy & Cookies Policy