ÖDLEKLER CESURDUR-WILLIAM SAROYAN

Delirmek bizim ailenin özelliklerinden biriydi. Bir erkek delilik geçirinceye kadar hâlâ çocuk sayılırdı. Eğer hiç geçirmemişse, geçirenle bir olmazdı. İçimizde deliliğe yakalanmadan otuzunu bulan pek azdı. Yüzyıldan fazla bir süredir ailede hayatını hiç delilik geçirmeden tamamlayanların sayısı iki veya üçtü. Birçokları bu yolculuğa birkaç kez çıkmışlar, akılları gidip gelmişti. Ondan sonra da onlara bilge kişi, hatta ve hatta kutsal kişi gözüyle bakılmıştı, sanki Kudüs’e hacca gitmişlerdi. Aslında bir bakıma öyle de denebilirdi.

Kadınlara gelince, iş biraz daha farklıydı; kadınların birçoğu da bu yolculuğa çıkmış olmalarına rağmen ailenin diğer kadınlarının da yardımıyla bunu gizli tutarlardı. Bu yolculuğa çıkan kadınlar çocuklarını, kardeşlerini, anne-babalarını, ninelerini, dedelerini ve de kendi kendilerini reddetme eğilimi içinde olurlardı. Onların delilikleri haklı ve anlaşılabilirdi, bu da işin gizli tutulmasını nispeten kolaylaştırıyordu. Aslına bakarsanız kadınlardan, ilişkilerinde diplomatik bir tavır içinde bulunmaları o kadar katı bir şekilde talep ediliyor ve bu durum erkekler tarafından o kadar doğal ve olması gereken bir şeymiş gibi algılanıyordu ki pratik olarak delilik daima kadınların başındaydı zaten.

Erkeklerin deliliğinin çeşitli geleneksel şekilleri vardı. Tanrı’yı, İsa’yı veya Hıristiyanlığı inkâr bunlardan biriydi; çünkü Baba, Oğul, Kutsal Ruh ve kiliseden, beladan başka hayır geldiği görülmemişti. Yaygın olan başka bir delilik şekli de, insan ırkının cani ve aşağılık olduğuna dair hem antik hem de çağdaş ispatlara dayanarak, insan ırkının toptan reddiydi. Yalnız delinin kendisi bu reddedilme işinin dışındaydı. O, deliliği süresince, ister uzun ister kısa olsun, kendini insan soyunun biricik ve tek umudu olarak görürdü. Ona göre karısı bir yabancıydı, bir çatlağın kızı. Çocukları genetik biliminin ona oynadığı kötü bir oyundu. Kardeşleri ahmaktı, anne-babası ise uyurgezer.

Başka bir tür delilik de her şeyin boş, her şeyin faydasız ve umutsuz olduğuna dair hasıl olan inançtı.

Babam Manak, Bitlis’te bilge ve değerli bir kişi olarak görülürmüş; çünkü o deliliğe yolculuğunu daha on ikisine gelmeden yapmış, eh bu da pek sık rastlanan bir şey değilmiş. Deliliği süresince hayatına ve işine her zamanki gibi devam etmiş; yalnız insanlar ondan çekiniyorlarmış; çünkü ona bakan herkes onun kendi âleminde yaşadığını, hoşbeş etmeye tahammülü olmadığını görüyormuş. Deliliği geçirince babam zor biri olup çıkmış. Yaşlıların sorduğu bütün zor soruları hatasız olarak şıp diye cevaplıyormuş. İçinden çıkılması en zor anlaşmazlıklarda babamı hakem yaparlarmış ve iki taraf da o ne derse hemen kabul edermiş.

Aile toplanıp Amerika’ya, ilk önce New York’a, sonra Kaliforniya’ya gelince, ailevi delilik sürmüş ama şekli değişmiş. Tabii, bu da beklenebilir bir şeymiş, ne de olsa Amerika hepten başka çeşit bir ülke. Ailenin Amerika’da gömülü tek bir ferdi dahi yokmuş. Hepsi de yerin üstünde, Amerikan toprağına sağlam basarak hayatlarını sürdürüyorlarmış, kimi zaman karpuz satarak, kimi zaman bağda çalışarak.

Bir yandan Fresno’daydık, bir yandan hiçbir yerde. Ölüm içimizden birini yakalamadığı, biz de onu gömüp orada yattığını bilmediğimiz sürece nasıl herhangi bir yere ait olabilirdik ki?

Aslında bu, deliliğin, Merced Caddesi’ndeki Bloom Brothers’da terzi olarak çalışan dayım Vartan’da aldığı şekildi.

Her akşam eve döndüğünde karısına ve annesine şu soruyu soruyormuş: “Daha kimse ölmedi mi, bu korku dolu yalnızlığımıza, bu amaçsızca savrulmamıza, bu boşluğa ve köksüzlüğe son verecek biri?” Ve her akşam sülalenin bütün fertleri sağ olmak bir yana, daha güçlü ve daha semiz bir hale geliyorlardı.

Vartan’ın, Yeni Dünya’nın sebep olduğu yeni bir çeşit delilikten mustarip olduğu, çocuklar da dahil ailede herkes tarafından duyulmuştu. İçimizden birinin ölmesini ve gömülmesini istiyordu. Böylece hem o hem de biz bir geleneğin başladığını, bir kültürün geleneği takip edeceğini ve sonuç olarak Kaliforniya Fresno’da, yani Amerika’da olduğumuzu ve muhtemelen de orada kalacağımızı bilebilecektik. Kolay korktukları varsayılan çocuklar deliliği süresince Vartan’la eğlendiler; içlerinden birine bakıp “Lütfen ağzını aç” diyerek şöyle bir baktıktan sonra “Her şey yolunda,” dediği zamanlarda bile gene de eğlenmekten geri durmadılar. Ama yaşlı erkekler, Vartan kendilerine manalı manalı bakınca rahatsız oluyorlardı; aynı şekilde kadınlar da, özellikle aileye gelin gelmiş kadınlar şöyle bağırmaktan kendilerini alamıyorlardı:

“Bana öyle bakıp durma. Sağlığım mükemmel, taş gibiyim, ayrıca da hamileyim.” Sonra kadınlar kocalarına dönüp, “Vallahi bu adam sırf cenazesine gidebilsin diye birini öldürecek sonunda; böylece deliliği sona erecek, yeniden kendi içinde huzur bulacak.” diyorlardı herhalde.

Biri biraz hastalanacak olsa ailenin yakın çevresindeki herkes bu haberin Vartan’a ulaşmaması için uyarılıyordu. Zira Vartan, buna benzer birkaç durumda hastanın evine gidip, başucunda şuna benzer sözler söylemişti:

“Evet, senin bizim kurtaracımız olduğuna inanıyorum. Sakın korkma, gözün arkada kalmasın. Başmanyanlar’ın en iyileri zaten gökyüzündeki o muhteşem ülkedeler, geri kalanlarımız da çok yakında onları takip edecek.”

Bu sözler üzerine yatakta yatan adam:

“Benimki sadece soğukalgınlığı. Benim hiçbir yere gittiğim yok; ama sen gidiyorsun, bu evden dışarı!” diye avazı çıktığı kadar bağırarak onu kovuyordu.

Derken bir sabah erkenden, meslekten tüfekçi yaşlı Varujan yatağında ölü bulundu, sanki sadece uyuyor gibi. Sonunda Başmanyanlar Yeni Dünya’da ilk ölülerini vermişlerdi. Vartan bu iyi habere sevindi, cenaze masraflarına on dolar bağışladı, mezarın başında kısa bir konuşma yaptı. Çok geçmeden deliliğinden eser kalmadı.

“Nihayet Amerika’da olduğumuza emin olabileceğiz artık” diyordu, “Rahat bir nefes alabiliriz. Yaşı

ilerlemiş ama ruhu genç Varujan hepimizi kurtardı. O, bizim Yeni Dünya’daki geleneğimizin başlangıcı. O, şimdi, bir gün hepimizin gideceği yerde, Ararat’ta artık.”

Ararat, kasabadaki Ermeni mezarlığının ismiydi. O günlerde orada ancak birkaç mezar vardı; ama bugün o mezarlık neredeyse Fresno kadar kalabalık. Bugün yaşayanlardan daha ilginç birçok insan orada yatıyor, Vartan da dahil.

“Madness in the Family”
Madness in the Family, New York 1988

Zavallı Bağrı Yanık Arap

 

 

Kendisi de hiddetli bir enerji ve sıradışı bir hüzün yumağı olan Hosrov dayımın, vaktiyle, üzgün süzgün bir arkadaşı vardı. Bizim memleketli, bir kaya kadar durgun, içine kapanık, hiç konuşmayan ufak tefek bir adam. Mutsuzdu, dizlerine vura vura kaldırdığı toz zerrecikleri onun bu mutsuzluğunun bir ifadesiydi sanki.

Bu adam, Halil isminde bir Arap’tı. Cüsse olarak sekiz yaşındaki bir çocuktan daha iri değildi, ama dayımınki gibi heybetli bir bıyığı vardı. Altmışlı yaşlarına yeni girmiş olsa gerekti. Gel gör ki, o kocaman bıyığına rağmen karşısındakinde bir erkekten çok, kalben bir çocuk izlenimi bırakırdı.

Gözleri çocuk gözleriydi; ama anılarla yüklüydü bu gözler, yıllar önce ayrıldığı sevdiklerinin, belki memleketinin, anasının, babasının, kardeşlerinin, atının ve daha birçok şeyin anılarıyla… Kalın ama yumuşak saçları vardı, daha ilk günkü gibi simsiyah, tek bir kır yok. Amerika’ya yeni gelen göçmen çocuklarına anne babalarının öğrettiği gibi saçlarını daima soldan ayırırdı. Bıyığını ve geniş omuzlarını saymazsak yüzü ve görünüşü tam bir okul çocuğu gibiydi. Tek kelime bile İngilizce bilmezdi. Biraz Türkçe, birkaç kelime Kürtçe, biraz da Ermenice, hepsi o; zaten çok az konuşurdu. Konuştuğu zaman, sesi sanki kendi içinden değil de, çok uzaklarda bıraktığı memleketinden gelirdi. Konuşmak zorunda kalmış olmaktan pişmanmış gibi konuşurdu. Bu, anlatılması hiçbir zaman mümkün olmayanı anlatmaya çalışan birinin acıklı çabası gibi görünürdü, sanki söylediği her söz kederine keder katıyordu.

Nasıl olmuştu da bu içine kapanık adam dayımın dostluğunu kazanmıştı hiç anlayamadık; zira dayım da pek konuşkan sayılmazdı ama hiç olmazsa arada iki çift laf ederdi. Geveze insanlardan bile bir şeyler öğrenebilmek çok zorken, dayım gibi sadece küfretmek veya bir başkasını susturmak için ağzını açan insanlardan laf almak olsa olsa boş bir umuttur. Hosrov dayımla bu Arap muhtemelen Arax Kahvehanesi’nde karşılaşmışlardı.

Dayım dostlarını da, düşmanlarını da tavla oynarken kazanırdı. Bu tür oyunlar stres altındaki birinin davranışlarını gözlemek için iyi bir fırsattır. Dayım kaybetmeye tahammülü olmamasına rağmen, yenilgiyi kabullenemeyen insanlardan hiç hoşlanmazdı.

Böyle birini gördüğü zaman, “Neye üzülüyorsun be adam? Alt tarafı bir oyun, öyle değil mi? Ucunda ölüm yok ya.” diye bağırırdı.

Söz konusu kişi kendisi olunca kaybetmenin ucunda hakikaten ölüm varmış gibi davranırdı ama bunu ona kabul ettiremezdiniz. Ona göre yeryüzünde bir oyunun ne manaya geldiğini, ne demek olduğunu ondan daha iyi kavrayan kimse yoktu. Başkaları için oyun sadece oyundu. İş kendisine gelince oyun kader demekti, masanın üstüne açılmış dörtköşe bir tahta parçasına bağlı olan bir kader. Dayım oyun oynadığı zaman karşısındakini değersiz biri olarak görürdü; çünkü karşısındaki, zarları sallayıp onlarla Türkçe konuşur, iltifat eder, fısıldar, haykırır ve daha bin bir numara yaparak kendini küçük düşürürdü.

Dayımsa zarlara hiç yüz vermezdi, onları düşmanı gibi görür, hiç konuşmazdı. Ya pencereden dışarı ya da odanın bir köşesine fırlatır atardı; tavlayı da hırsla iter, masadan düşürürdü.

“İtoğluitler sizi!” diye bağırmayı da ihmal etmezdi.

Sonra hiddetle rakibine döner, “Sen! Bir de hemşerim olacaksın! Hiç utanmıyorsun. Zarların karşısında kendini rezil ediyorsun, onlara yalvarıyorsun. Senin yerine ben utanıyorum. İçine tüküreyim o itoğluitlerin.” derdi.

Eh, tabii ki kimse Hosrov dayımla ikinci kez tavla oynamaya kalkışmazdı.

Arax Kahvehanesi o zamanlar bayağı ünlü ve önemli bir yerdi. Yirmi yıl önce o kahvehanenin müdavimi olanların çoğu bugün artık yaşamıyor; ama Arax Kahvehanesi hâlâ aynı yerde, aynen dimdik ayakta.

Çoğunlukla Ermeniler’in gittiği bir yerdi, ama başkaları da gelirdi. Hepsi de eski memleketlerini hatırlayan, dahası seven insanlardı. Orada da aynı buradaki gibi bir araya gelir, tavla, iskambil oynarlardı. O toprakların yemeklerini, rakısını, şarabını, öğleden sonra içilen küçük bir fincan kahveyi çok severlerdi. Hâlâ oraların hikâyelerini anlatır, türküsünü söylerlerdi. Evlerinden binlerce kilometre uzakta, tanıdık kokular aldıkları Arax Kahvehanesi’ne gitmeden yapamazlardı.

Dayım çoğu günler öğleden sonra üç sıralarında orada olurdu. Bir müddet ayakta dikilir, etraftakilere şöyle bir göz gezdirir, sonra gider bir köşede tek başına otururdu. Aynı yerde bir saat kadar durur, sonra da kimse ona bir şey söylemediği halde hışımla kalkar giderdi.

“Zavallılar” derdi, “Zavallı yetimler…” Ya da kelimesi kelimesine söylersek; zavallı, bağrı yanık yetimler.

Zavallı ve bağrı yanık… Bu sözleri sadece İngilizce bilen birinin anlaması çok zor, zaten tercüme etmek de imkânsız. Yalnız şunu bilin ki hayatta zavallı ve bağrı yanık olmaktan daha acıklı bir şey yoktur.

Herhalde bu ufak tefek Arap, dayımın dikkatini gene böyle Arax Kahvehanesi’nde oturduğu bir anda çekmişti. Dayım onun hakkında iyi şeyler duymuş olsa gerekti. Büyük ihtimalle, geniş omuzları tavlanın üstüne eğilmiş, kasvetli çocuksu yüzü zekâ ve pişmanlıkla yüklü bir halde tavla oynarken rastlamıştı ona.

Tavladan sonra ayağa kalkınca bir çocuktan daha iri olmadığı ortaya çıkmıştı.

Belki de, kahveye geldiğinde tanımadığı için, dayımla tavlaya oturmuş ve kaybetmişti. Muhtemel ki hiç yakınmamış, kimse ona bir şey söylemediği halde dayımın nasıl biri olduğunu anlamıştı. Oyun boyunca zarlarla hiç konuşmamış, bir kere bile onlara yalvarmamıştı.

Arkadaşlıklarının kaynağını, nasıl olup da anlaştıklarını bilemezdik. Zaman zaman bize oturmaya gelirler, gayet iyi karşılanırlardı.

Dayım, onu bizim eve ilk getiRdiğinde tanıştırma gereği bile duymadı. Annem bizim hemşerimiz sandı, belki de uzaktan akraba. Gerçi bizim sülaleye göre biraz fazlaca esmer, biraz daha ufak tefekti; ama bunun hiçbir önemi yoktu tabii. Farklı olmak, insan olmanın getirdiği cazibeden başka bir şey değildir. Bir halkı insanlaştıran, gelişmesini, sürekliliğini sağlayan şey de nihayetinde içinde barındırdığı o kendine has özelliktir.

O gün annem beş altı kez kendini evinde saymasını söyledi de, Halil ancak öyle oturdu.

“Sağır mı acaba?” diye düşündü annem.

Hayır, sağır olmadığı belliydi, konuşulanları dikkatle dinliyordu.

Belki de bizim lehçemize yabancıydı. Annem nereli olduğunu sordu, cevap vermek yerine ceketinin kolundaki tozu silkeledi. Annem bu sefer Türkçe sordu: “Ermeni misin?” Arap anladı ve Türkçe, Arap olduğunu söyledi.

“Zavallı bağrı yanık yetim.” diye mırıldandı o sırada dayım.

Kısa bir süre annem Arap’ın sohbet etmek isteyebileceğini düşündü, ama çok geçmeden onun da dayım gibi konuşmaktan pek hoşlanmadığı açıkça anlaşıldı. Gerekirse konuşuyordu, ama gel gör ki söyleyecek bir şeyi yoktu, bu kadar basit işte…

Annem tütün ve kahve ikram etti, bana da çıkmamı söyledi.

“Konuşmak isterler.” dedi.

“Konuşmak mı?” diye sordum.

“Yalnız kalmak isterler.”

Yemek odasındaki masaya oturdum, The Saturday Evening Post’un önceki yıla ait bir sayısını karıştırmaya başladım. Baka baka artık ezberlemiştim, özellikle de resimlerini: devasa jello, etrafında son moda insanların durduğu arabalar, karanlığa patlayan flaşlar, buharı üstünde çorba kâseleriyle donatılmış masalar, hazır dikim süslü elbiseler giymiş genç insanlar ve her çeşitten başka başka resimler.

Sayfaları çok hızlı çevirmiş olmalıyım ki dayım, “Yavaş ol, yavaş!” diye bağırdı.

Oturma odasına baktığımda, bizim Arap dizindeki tozları silkelemekle meşguldü gene.

İki adam, oturma odasında bir saat kadar oturdular, sonra Arap derin bir iç geçirdi, tek laf etmeden çıktı gitti.

Oturma odasına geçtim ve onun yerine oturdum.

“Adı ne bu adamın?” diye sordum.

“Sessiz ol!” cevabını aldım dayımdan.

“Tamam, olurum da adı nedir?”

Dayım sinirinden ne yapacağını bilemedi. Anneme “Maryam! Maryam!” diye öyle bir sesleniş seslendi ki, duyan canını alıyorlar zannederdi.

Annem telaşla odaya daldı.

“Ne oldu?” dedi.

“Al şu çocuğu şurdan.”

“Neden, ne oldu? Bir şey mi var?”

“Arap’ın ismini öğrenmek istiyormuş.”

“Eee, ne var bunda? Çocuktur, merak eder, sen de söyleyiver canım.”

Dayım köpürdü. “Anladım anladım. Sen de aynısın. Benim kendi öz kız kardeşim, benim zavallı bağrı yanık kız kardeşim.”

“Tamam da, Arap’ın ismi nedir?”

“Söylemeyeceğim, işte bu kadar, söylemiyorum!”

Kalktı, evden çıktı gitti.

“Adamın adını bilmiyor. Sen de onu sinirlendirip durmasan iyi olur.” dedi annem.

Üç gün sonra tekrar geldiklerinde oturma odasındaydım.

Dayım doğruca bana geldi.

“İsmi Halil, şimdi kaybol bakalım.”

Evden çıktım, belki kuzenlerimden biri gelir diye bir saat kadar avluda bekledim. Gelen giden olmayınca kuzenim Murat’ın evine gittim. Bir saat boyunca, beş sene sonra hangimizin daha kuvvetli olacağını tartıştık. Üç kere güreştik, üçünü de kaybettim, ama birini neredeyse kazanıyordum.

Eve döndüğümde dayımla Arap gitmişlerdi. Doğruca oturma odasına koştum, kimse yoktu. Geride bıraktıkları tek şey vücutlarının ve içtikleri tütünün kokusuydu.

“Ne konuştular?” diye sordum anneme.

“Dinlemedim.”

“Hiç konuştular mı peki?”

“Bilmem.”

“Konuşmadılar yani.”

“Bazı insanlar bir şey anlatmak istediklerinde konuşurlar, bazılarının bir şey anlatmak için konuşmaya ihtiyaçları yoktur.” dedi annem.

“Hiçbir şey söylemezsen nasıl konuşursun ki?” diye merakla sordum.

“Sözsüz konuşursun. Biz daima sözsüz konuşuyoruz.”

“Öyleyse kelimeler ne işe yarıyor?”

“Çoğu zaman hiçbir şeye. Çoğu zaman da asıl söylemek istediklerini gizlemeye ya da bilinmesini istemediklerini saklamaya yararlar.”

“Peki onlar da konuşuyor mu?”

“Sanırım konuşuyorlar. Oturup kahve ve sigara içiyorlar. Ağızlarını hiç açmıyorlar, yine de devamlı konuşuyorlar. Birbirlerini anlıyorlar, bunun için ağızlarını açmaya ihtiyaçları yok, çünkü saklayacak bir şeyleri yok.”

“Gerçekten ne konuştuklarını biliyorlar mı?”

“Tabii ki.”

“Ne konuşuyorlar peki?”

“Bunu ben bilemem.” dedi annem, “Çünkü kelimelerle konuşmuyorlar. Ama onlar biliyorlar.”

Bir yıl kadar bu böyle sürüp gitti. Hosrov dayım ve Arap, bize gelip oturma odasında oturmaya devam ettiler. Bazen bir, bazen iki saat öylece oturuyorlardı.

Bir keresinde dayım Arap’a birdenbire, “Boşver gitsin. Bak, sana söylüyorum!” diye bağırdı. Ama o hiçbir cevap vermedi.

Çoğu zaman gitme vakti gelene kadar tek kelime etmezlerdi. Sonra dayım yavaşça “Zavallı bağrı yanık yetimler.” diye söylenir, Arap da dizindeki tozları silkelerdi.

Dayımın bize yalnız geldiği bir gün Arap’ın aylardır bize uğramadığını fark ettim.

“Arap nerede?” diye sordum.

“Hangi Arap?” dedi dayım.

“Seninle devamlı buraya gelen zavallı bağrı yanık Arap. Nerede o?”

“Maryam!” diye haykırdı dayım. Dehşet içinde öylece kalakalmıştı.

“Hoppala! Ne yaptım şimdi ben yahu?” diye düşünüyordum.

“Maryam! Maryam!”

Annem yanımıza geldi.

“Ne oldu?” diye sordu.

“Çok rica ederim” dedi dayım, “Bu senin oğlun, sen de benim kız kardeşimsin. Lütfen götür şunu buradan. Onu bütün kalbimle severim ama ne de olsa Amerikalı, burada doğdu. Bir gün büyük ve önemli biri olacak, buna şüphem yok ama şimdi al götür lütfen.”

“Neden, ne oldu?”

“Ne mi oldu? Konuşuyor, soru sorup duruyor. Severim sevmesine ama…”

“Aram!” dedi annem.

Ben de ayakta duruyordum. Dayım bana kızmıştı belki ama ben ona onun bana kızdığından daha fazla kızmıştım.

“Nerede bu Arap?” diye bağırdım.

Dayım, anneme, ben sana demedim mi gibilerinden beni işaret etti, her tarafından ümitsizlik akıyordu. Bu hareketiyle, “İşte gör, senin oğlun, benim de yeğenim. Kendi canımdan, kendi kanımdan. Anlıyor musun? Biz hepimiz zavallı bağrı yanık yetimleriz. O hariç.” demek ister gibiydi.

“Aram!” diye yineledi annem.

“İyi de, söylemezseniz bilemem ki. Arap nerede?”

Dayım tek laf etmeden çıktı gitti.

“Arap ölmüş.” dedi annem.

“Bunu sana ne zaman söyledi?”

“Söylemedi.”

“Öyleyse nereden anladın?”

“Bilmem, anladım işte, ölmüş?”

Birkaç gün dayım bize hiç uğramadı. Bir an için bir daha hiç gelmeyecek sandım. Nihayet geldiğinde, şapkasını çıkarmadan oturma odasının ortasında durdu.

“Arap öldü.” dedi. “Evinden altı bin mil uzakta, yabancı bir ülkede kimsesiz bir yetim olarak öldü. Evine dönüp orada ölmek istiyordu oysa. Oğullarını görmek, onlarla konuşmak, öpüp koklamak, nefeslerini duymak istiyordu. Ama hiç parası yoktu. Her zaman onları düşünürdü. Şimdi git artık, senseverim bilirsin.”

Başka sorular da sormak istiyordum, özellikle de Arap’ın oğulları hakkında. Kaç kişiydiler, ne kadardır birbirlerinden ayrıydılar gibi; ama kuzenim Murat’ı ziyaret edip bu sefer onun sırtını yere getirebilir miyim diye bakmanın daha iyi olacağına karar verdim. Böylece tek söz etmeden oradan ayrıldım. Eminim, bu, dayımın çok hoşuna gitmiştir; benim için az da olsa bir umut olduğunu düşünmüştür herhalde.

“The Poor and Burning Arab”
My Name is Aram, New York 1991

Hovagim Saroyan

 

 

Fresno’nun kuzeyindeki bağında geçirdiğimiz bütün bir geceyi hatırlıyorum. Sen, ben ve abim Henry yaşlı bir atın çektiği bir arabayla gitmiştik oraya. Bu yolculuğu son zamanlarda birçok kereler yaptığımdan, San Benito Caddesi 2226 numaradaki evimizden senin bağına giden yolun sadece dört mil olduğunu biliyorum; ama o zamanlar bu yol bize çok daha uzunmuş gibi gelmişti.

Henry ve ben yolcu gibi arkaya oturmuştuk, sen önde daha yüksekçe bir yerde oturuyordun. Hiç konuşmadık, belki de senin dilinin Ermenice, bizimkinin İngilizce olmasından. Gerçi biz de Ermenice konuşabiliyorduk ama konuşmamamızın asıl nedeni birlikte yolculuk etmenin bizi yeterince mutlu etmesiydi. Sıcak bir günün öğleden sonrasının geç vakitleriydi. Bize geldin ve anneme, “Takuhi, çocukları çiftliğe götüreyim, onları yabani tavşan avına götürürüm, beraber akşam yemeği yer, memleket şarkıları dinleriz, yarın kilise zamanına kadar da geri getiririm. Eve yalnız gitmek istemiyorum da.” dedin. Annem de, “Hovagim, eğer istiyorsan götür.” dedi. Böylece yola koyulduk.

1917 yılıydı, tam elli yıl önce, gene bu aydı belki, temmuz. Sen bağda yalnız kalıyordun. Karın ve iki oğlun Bitlis’teydiler, belki de yakınında ya da çok uzağında, birçoklarının kat ettiği ve üstünde öldüğü Bitlis’ten çöle uzanan uzun yolda, açlıktan ve susuzluktan ölmemiş, öldürülmemişlerse. Hayattalarsa bile, ne onlardan ne de onları gören birinden hiçbir haber alamamıştın. Belki de çocukların yaşıyor ama kim olduklarını bilmiyorlardı; hatırlayamayacak kadar küçüktüler. Muhtemelen bir yetimhaneye götürülmüş ve orada yeni isimler verilmişti onlara…

Olanları öğrenmeden önce bile senin yalnız olduğunu biliyordum, annem birine söylerken duymuştum.

Amerika’ya çalışmaya gelmiştin. Karına para gönderecektin ki o ve oğulların da yanına gelebilsin; ama işler umduğun gibi gitmedi. Mektup ve para gönderdin, ilk başlarda karın da cevap yazdı ve sonra, derken, cevap gelmemeye başladı. Böyle böyle bir yıl geçti, sonra bir yıl daha… Ne olup bittiğini bilmiyordun, bir fikrin vardı ama emin değildin. Seni gördüğüm her yerde yalnızdın, iskambil oynayanlarla dolu Arax Kahvehanesi’nde bile. Seni ilk gördüğümde de yalnızdın. Bizim evin oturma odasında kahveni yudumluyordun. “Eve yalnız gitmek istemiyorum.” demiştin. Neden bahsettiğini biliyordum; nasıl küçük bir çocuk bu tür konuları anlar ama asla konuşamazsa, öyle.

Arabanla bağdaki küçük evine giderken yol boyunca seni bu kadar yalnız yapan şeyin ne olduğunu merak edip durdum, sonra kendi kendime dedim ki yalnızlığının sebebi herhalde babanın yanında olmamasıdır. Böyle düşünmüştüm çünkü bu her birimiz için geçerliydi, her birimiz bizi yalnız yapan şeyin babalarımızın yanımızda olmaması olduğuna inanıyorduk. Senin babanla benim annemin babası kardeşlermiş. Annemin babasının Bitlis’te öldüğünü biliyordum, son nefesinde anneanneme, “Götür bu aileyi buradan, terk et burayı, başka bir yere git, artık burada kalmayın, becerebilirsen Amerika’ya gidin.” demişti.

Tabii ki becermişti, kolay olmamıştı ama. Kâğıtları ve mühürleri kontrol eden adamlara tek tek altınla rüşvet vermek gerekmişti. Ulaşım masrafları da ödenmeliydi tabii, ilk önce eşeklerle yüksek dağların tepelerindeki dar yollar boyunca Bitlis’ten Erzurum’a –abim Henry 1905’te Erzurum’da doğmuştu– sonra da Erzurum’dan Trabzon’a. Bir gemi onları Trabzon’dan İstanbul’a, oradan da Marsilya’ya taşımıştı. Burada herkes çalışmak zorundaydı, Fransa boyunca Havre’a dek yapılacak tren yolculuğunun parasını biriktirebilmek için. Havre’da da herkes çalışmak zorundaydı, ta ki her birinin New York’a giden gemiye binebilmesi için gerekli para kazanılana dek. Yüzlerce ailenin kendi yemeğini pişirdiği, yerlerde uyuduğu izbe bir salonda yapılan, en sonunda Ellis Adası’nın korku ve dehşetiyle nihayetlenen uzun bir yolculuktu bu. Herkes “bono”ydu, anneannem Lusi dışında herkes, elinde mührü olan birileri onun Bitlis’e geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bütün aile çılgına dönmüştü. Bu inanılmaz durum saatler boyu sürmüştü, herkesin yüreği ağzındaydı. O zamanlar kırk yaşlarında olan yaşlı kadın “Ümitsizliğe kapılmayın. Allah iradesini gösterecektir.” diyordu. Ertesi gün gözleri yeniden muayene edilmişti; bu sefer, sanki anlamsız bir şeymiş gibi, elinde mühür olan başka biri anneannemin kâğıtlarına mührü basmış, “Bono.” demişti. Böylece ailemiz gücünden, otoritesinden, zekâsından, bilgeliğinden ve inancından yoksun kalmamış oluyordu.

Seni bu kadar yalnız kılan şey neydi? Neden, birçoğumuz birarada olduğumuz anlarda bile, bu kadar yalnızdık? Ben bunu merak ediyordum ve öyle hissediyordum ki bunun sebebi en azından kısmen de olsa ellerinde kâğıtları ve mühürleriyle, kuralların ve düzenin uygulayıcıları olan güçlü adamlardı. Bütün dünya bu tür adamlarla dolu. Onlar insanın içine korku salarlar. Onlar katildir.

Nihayet bağına vardığımızda bizi ineğin yanına götürmüş, onu sağmış ve bize taze süt içirmiştin. Ilıktı ve olağandışı bir hali yoktu görünüşte; ama bir saat sonra, yabani tavşan avladığımız sırada ağabeyim ve ben kusmuştuk. Uzun adımlarla koşan bir çift yaban tavşanı görmüştük, ama vurulamayacak kadar uzaktaydılar. Sonra derme çatma evine geri döndük. Domates dolması, tatlı biber, salatalık, pide ve yoğurttan oluşan bir akşam yemeği hazırlamıştın bize. Sonra oturma odasında oturmuştuk; sen gramafonda Ermenice şarkılar çalmıştın. Yalnızlık yüklü, mağrur, güzel bir müzikti. Derken ikimiz de uyuklamaya başlamıştık, bizi yatağımıza götürmüştün.

Sabah uyandığımda, senin evinde uyuduğumu anlayamamıştım, Hovagim. Burun deliklerimde hüznün ve yalnızlığın kokusu vardı. Nerede olduğumu hatırlayamıyordum; ama evimde, kendi yatağımda olmadığımı biliyordum. Sonra hatırladım. Hovagim’in evindeydim. Giyinmiş, dışarı çıkmış, evin önündeki büyük ağaçtan incir yemiştim. Abim Henry gelmiş, o da yemişti. “Başkasının evinde uyumak eğlenceli, değil mi?” demişti, “Sen de hissettin mi?”

Çok geçmeden, bağına su verdiğin arktan gelmekte olduğunu görmüştük. İngilizce “Tamam çocuklar, hadi yemek yiyelim.” demiştin. Bize çay ve kızarmış hamur hazırlamıştın, arasına beyaz peynir koyduğumuz taze ekmek de vardı. Haşlanmış yumurta, kurutulmuş dana eti dilimleri, bir sürü maydanoz ve nane, boyuna kesilmiş taze salatalık ve domates yemiştik.

Sonra yaşlı atı, arabaya koşmuştun ve eve dönmek üzere yola koyulmuştuk. Hepsi bu, Hovagim. Ama yine de bu, hayatımın en harika tecrübelerinden biriydi, nedenini sakın sorma. Öyleydi işte, belki de

gösterdiğin şefkat ve yaşadığın yalnızlık yüzünden. İnekten içtiğimiz taze süt yüzünden olmadığı kesin.

Sana iki yıl daha kasabada, orada burada rastladım. Sonrası, seni andık, elden başka ne gelir?

Umarım oğullarının ikisi de, adlarını kaybetmiş olsalar bile, sağ salim kurtulmuşlardır; isimleri ne olursa olsun, mutludurlar herhalde.

“Hovagim Saroyan”
The New Saroyan Reader, California 1984

Benzer İçerikler

DUYULMAYAN ANLAM ÇIĞLIĞI-VIKTOR E. FRANKL

yakutlu

Yüzyılın Fırtınası-STEPHEN KING

yakutlu

ORMANDA UNUTULAN ASKERLER-John Keats

yakutlu

Sitemizin işlemesini sağlamak için teknik çerezler kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için çerez aydınlatma metnini incelemenizi rica ederiz. Kabul Et Devamı

Privacy & Cookies Policy