Çocuk Kitapları

Zoraki Dans

Sunucu sahneye çıktı. Elindeki mikrofonu bir, iki defa üfledi:
“Şimdi sıra üç yüz kiloluk, sarışın ve altın smokinli dansözde. Kendisini alkışlayalım lütfen,” diye anons etti.

Perde yavaş, yavaş açılmaya başladı. Yüzlerce çift göz sahneye kilitlenmiş, sahneye çıkacak dansözü bekliyordu…

“Nereye gidiyorsun?” dedi…

“Şey!! Baba!!” falan demeye çalışırken, sesim çıkmıyor ve konuşamıyordum…

“Anladım, içinde bulunduğun durumun çok kötü olduğunu…”

***

Bu kitabımı yüreği doğa ve hayvan sevgisiyle dolu olan eşim Hülya Borhan ile karıncayı incitmeyen, onlarda canlı diyerek çimene basmayacak kadar ince ve hassas düşünen oğlum Serdar İhsan Sarıkavak’a ithaf ediyorum.

Doğa ve hayvan sevgisine dair;

“Hayatlarına bir hayvanı kabul etmeden yaşayanların eksik yaşadıklarına inanırım ben. Ama yine de bugüne kadar bir hayvanınız olmasa da, sokak köpeklerinin size nasıl baktıklarına, gözlerinin içine sizi nasıl çektiklerine dikkat edin bir; bunun farkına vardığınızda her şeyi anlamaya başlayacaksınız bence….”  (Pakize BARIŞTA)

“Yaşamın hayvanlar için bize olduğundan daha az önem taşıdığını söyleyen, hayatı için savaşan bir hayvanı avuçları arasına almamıştır hiç. Hayvan olmak demek, tamamen ve ertelenmeksizin bu savaşın içine fırlatılmaktır. Bu savaşın entelektüel bir boyuta ya da yaratıcı bir korkuya sahip olmadığını söylerseniz size katılırım. Entelektüel bir korkuya sahip olmak, hayvan olmanın bir özelliği değildir:

Onların tüm varoluşu canlı kalmak üzerinedir.”   (Raimond GAITA)

Can ve sınıf arkadaşları, güzel bir ilkbahar günü okulca bir sirke gitmişlerdi. Gösterilerin başlamasıyla birlikte tüm çocuklar meraklı gözlerle seyrediyordu. Bu arada kimileri de katıla katıla gülerek, çılgınca eğlenerek ve yürekleri ağızlarına gelecekmiş gibi izliyordu.

Sunucu sahneye çıktı, elindeki mikrofonu bir, iki defa üfledi:

“Şimdi sıra üç yüz kiloluk, sarışın ve altın smokinli dansözde. Kendisini alkışlayalım lütfen,” diye anons etti.

Perde yavaş, yavaş açılmaya başladı. Yüzlerce çift göz sahneye kilitlenmiş, çıkacak dansözü bekliyordu.

Sunucu:

“Vee… Karşınızda Dansöz Sarı Kızzzz…” diye anons etmesiyle salonda bir uğultu, ardından ıslıklar ve alkış tufanı koptu.

Bir elinde değneği, diğerinde defi olan biri, kocaman bir ayı ile sahneye çıkmaz mı? Herkesin şaşkın bakışları arasında, müzik eşliğinde dans ederek ortaya doğru ilerlemeye başladılar. Ayı, bakıcının değneğinin her bir darbesiyle figürden figüre geçiyor, izleyicilerin ilgisini üzerinde topluyordu.

Doğayı ve hayvanları çok seven Can, bu gösteriyi üzülerek izledi. Onun bu hâline çok acımıştı.

Sirk dönüşü toplu hâlde servis araçlarıyla okullarına dönerlerken:

“Elimde olsa, onu kaçırır, doğaya, ait olduğu yere götürürdüm” diyordu.

Akşam eve geldiğinde anneyle babası:

“Geziniz nasıl geçti, hiçbir şey anlatmayacak mısın?” dediler.

“Eh, işte.”

“Ne demek, eh işte?”

“Yani, idare ederdi.”

“Bu geziden memnun kalmadığın anlaşılıyor,” diyen annesine:

“Güzeldi, güzel olmasına da…”

“Eeee!”

“E’si, şu anne” diyerek Sarı Kızı anlattı. Onun durumuna çok üzüldüğünü söyledi.

“Haklısın, ama sirkte olan bir tek o değil ya,” diyen babasına:

“Ama baba, onun durumu diğerlerinden çok farklı,” dedi.

“Neymiş o farklı olan?”

“Bir tek onun burnunda halka var. Ayrıca bir zincirle de bağlı. Başkalarında öyle bir durum söz konusu değil.”

“Hayvanları doğal ortamlarından alıp, kafese kapatmak ve onlardan yararlanmak yasal olarak suçtur,  ama ne yazık ki sirklerde bu böyle.”

“Babacığım, ben onun bu durumuna çok üzülüyorum,” dedi.

Annesiyle babası:

“Biz de üzülüyoruz,” dediler ikisi birden.

“Madem siz de üzülüyorsunuz, benim aklıma bir şey geldi.”

“Neymiş o?”

“Şeyy!”

“Söylesene oğlum!”

“Şey, diyorum…”

“Ney diyorsun?”

“Yani şey, hani demek istiyorum ki…”

“Çıkar ağzındaki şu baklayı, geveleyip durma, ne diyeceksen de.”

“Söylüyorum.”

“Oğlum çatlatma insanı, ne diyeceksen de!”

“Babacığım…”

“Efendim oğlum.”

“Onu satın alacak kadar paramız var mı?”

“Neyi?”

“Sarı Kızı, yani o sirkteki ayıyı.”

“Satmazlar bir; ikincisi, hadi sattılar diyelim, ne kadar isterler? Üçüncüsü de onu satın alacak paramızın olmadığını senin de bildiğini sanıyorum.”

“Özür dilerim, biliyorum baba.”

“Diyelim ki onu satın alacak kadar paramız var, nerede bakacaksın ki?”

“Yoook! Ben bakmayacağım.”

“İyi de oğlum, sen bakmayacaksan kim bakacak? Sonra nerede yatacak?”

“O kendi başının çaresine bakabilir, yeter ki özgür olsun, ait olduğu yere gitsin.”

“Kim bilir hangi yöreden yakaladılar? Belki de başka ülkelerden getirmişlerdir. Onun, ailesini bulabilmesi bence mümkün değil.”

“Yeni bir aile bulur.”

“Bak, o olabilir ama, bunca zaman doğal yaşamdan uzak yaşadığından, sonrası onun için pek kolay olmayacaktır.”

“Hiç böyle değilmiş baba. Okulda öğretmenimiz anlatmıştı. Doğadaki canlılara yaşam şekillerini ve becerilerini birilerinin öğretmesi gerekmez, onlar genetik yapıları ve içgüdüleriyle olması gereken şekilde yaşarlarmış.”

“Biliyorum oğlum, biliyorum ve seni anlıyorum, keşke alabilseydik,” diyen babası ve  ardından da annesi onu öpüp başını okşadılar. Üç kişilik bu çekirdek ailede duygusal anlar yaşanıyordu.

Benzer İçerikler

Olimpos Kahramanları 5 – Olimpos’un Kanı

yakutlu

Savrulmuş Çocuklar – Çocuk Şiirleri

yakutlu

Bir Sorum Var – Nasıl?

yakutlu

Leave a Comment

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More

Privacy & Cookies Policy