BENCİL -Wilbur Smith

Sülün tepenin yanından havalanırken kanatları bir an otların ucuna değecek gibi oldu. Doruğa erişince kanatlarını indirerek gizlendi kuş. İki çocukla bir köpek vadiden beri onu izliyorlardı. Dili ağzının yanından sarkan köpek öndeydi. İkizler onun arkasında omuz omuza koşuyorlardı. Afrika güneşi gökyüzünde epey alçalmakla birlikte, boğucu sıcak hâlâ sürdüğünden, çocukların haki gömlekleri terden ıslanmıştı. Kuşun kokusunu alarak birden titredi köpek. Bir an havayı içine çekip yine koşmaya başladı. İkizler de onun ardından gittiler. Tepe bir hayli dik olduğu için iki erkek çocuk da soluk soluğaydı.
Sean  kardeşine, «Yana çekil,» diye bağırdı.
«Bana engel oluyorsun.» Garrick itaatte istenileni yaptı. Kardeşi Sean, andan on santim uzun ve dokuz kilo ağırdı. Bu durum da. ona emretme hakkını veriyordu tabii. Sean yine köpeğe baktı. «Haydi, Tinker Bul onu oğlum!» Tinker kuyruğunu sallayarak emri anladığını belirtti. Fakat yine de burnunu yerden ayırmadı. İkizler onu izlerlerken, ellerindeki fırlatma sopalarını kaldırmışlardı. Soluklarını kontrol etmeye çalışarak sessiz sedasız gidiyorlardı. Köpek otların arasına büzülmüş olan kuşu bularak zıpladı ve ilk kez havladı. Kuş telâşla kanat çırparak otların arasından havalandı.
Sean elindeki küçük sopayı savurdu. »Kerrie’ adı verilen sopa, kuşun yanından hızla geçti. Sülün hemen kanat çırparak sopadan uzaklaştı. O sırada Garrick sopasını fırlattı. Kerrie havalanıp dönerek gitti ve sülünün tombul kahverengi vücuduna çarptı. Kuş tüyleri etrafa
saçılırken yere düştü. Üçü de sülünün peşinden gittiler. Kanadı kırılmış kuş telâşla otların arasından kaçmaya çalışırken, heyecanla bağrışıyorlardı. Sean sülünü yakalayıp boynunu kırdı ve gülerek elinde tutup Garrick’in yanına erişmesini bekledi.
«Doğrusu, buna tam isabet denir, Garry!»
Tinker kuşu koklamak için atladı, Sean da köpeğin burnunu sülüne değdirebilmesi için eğildi. Tinker kuşu koklayıp ağzına almaya kalktıysa da, Sean köpeğin başını itip kuşu kardeşine attı. Garrick bunu da belindeki öteki sülünlerin yanına astı. Sonra, «Arada ne kadar uzaklık vardı dersin?» diye sordu. «On beş metre mi?»
Sean fikrini açıkladı. «O kadar sanmam.
Dokuz metre kadardı galiba.»
«Bence en az on beş metreydi. Bugün kuşları senden çok daha uzaktan vurdum.» Basan Garrick’e cesaret vermişti.
Sean’un yüzündeki gülüş silindi. «Öyle mi?» Garrick, «Öyle,» diye karşılık verdi. Sean ikide bir düşüp gözlerine giren, si, vah, yumuşak saçlarını geriye itti. «Ya ırmağın oradaki kuşa ne dersin? O bundan iki misli ötedeydi.
Bu kez Garrick, «Öyle mi?» dedi.
Sean haşinleşti. «Evet.»
«O kadar iyi avcıysan bunu nasıl kaçırdın ha? İlk atışı sen yapmıştın. Neden isabet ettiremedin ha?» Sean’un zaten kızarmış olan yüzü daha da koyulaştı. Garrick, birden çok ileri gittiğini anladı. Bir adım geriledi.
Sean çıkıştı. «İddiaya girer misin?» Garrick kardeşinin nesine iddiaya gireceğini anlayamamıştı. Fakat eski tecrübelerinden durumu biliyordu.
Konu ne olursa olsun bir tek kavgayla:
halledilecekti. Garrick’in Sean’la tutuştuğu iddiaları kazanması da enderdi.
«Vakit çok geç oldu. Eve dönmeliyiz. Akşam yemeğine geç kalırsak babamdan dayak yeriz.» Sean durakladıysa da, Garrick gidip
Kerrie’sini aldıktan sonra evin yolunu tuttu. Sean arkasından koşup ona yetişti ve geçti. Sean daima başta giderdi. Hem daha önceleri sopa atmaktaki üstünlüğünü de kesinlikle kanıtlamış olduğundan artık kardeşini bağışlamaya da hazırdı. Omzunun üstünden seslendi. «Çingene’nin yavrusu ne renk olacak dersin?» Garrick bu barış önerisini içi rahatlayarak kabul etti. Önemli buldukları konulardan dostça söz ettiler. Hâlâ koşuyorlardı. Irmağın kıyısında gölgeli bir yerde oturup vurdukları sülünlerden birkaçını kızartarak yemiş ve bir saat dinlenmişlerdi. Bunun dışında bütün gün koşmakla geçmişti.
Yüksek otlarla kaplı topraklarda tepeleri aşıyor, vadilerden geçiyorlardı. Etraflarındaki otlar rüzgârda sallanıyordu. Bellerine kadar gelen yumuşak, kuru otlar başak rengindeydi. Arkalarında otlar göz alabildiğine uzanıyordu.
İleride de Tulega Irmağı ve Tulega düzlüğü vardı. Irmağın gerisinde, kuzeye doğru Zulu toprakları bulunuyordu.
Irmak onların sınırıydı. Aşağıdaki düzlük toprakların iki mil ilerisinde de Theunis Çiftliği vardı. Hollanda stili sivri damlı ev pek büyüktü. Küçük parkurda atlar dolaşıyordu. At çoktu, çünkü ikizlerin babası zengin bir adamdı.
Hizmetkârlar bölümünden yükselen dumanlar havayı mavimsi bir renge boyuyordu. Anlaşılan yemek pişirilmekteydi orada. Uzaktan birinin odun kırdığını da duydular. Sean kenarı dik hendeğe erişince otların üstüne oturdu. Çıplak, pis ayaklarından birini tutup kucağına dayadı. Tabanında o gün batan bir dikeni çıkardığı delik vardı ve içi toprakla dolmuştu şimdi. Garrick de yanına çöktü. Garrick memnun memnun, «Annem üstüne tentürdiyot sürünce canın çok yanacak,» dedi. «Toprakları çıkarmak için annemin bir iğne kullanması gerekecek. O zaman bağıracağına iddiaya girerim… Hem ciyak ciyak bağıracaksın!» Sean ona aldırmadı. Bir ot kopararak yaranın içine soktu. Kardeşi ilgiyle seyrediyordu. Birbirine bu kadar benzemeyen ikiz az bulunurdu.
Sean daha şimdiden erkekleşmeye başlamıştı. Omuzları kalınlaşıyor, çocukluğa özgü yağların içinde sert kaslar Deliriyordu. Renkleri de çok canlıydı. Saçları simsiyahtı ve cildi güneşten iyice esmerleşmişti.
Gözleri de bir dağ gölünün üstünde beliren bulut gibi çok koyu maviydi.
İnce olan Garrick’in el ve ayak bilekleri bir kızınkiler gibi zarifti. Saçı açık kahverengi, yüzü çilliydi.

Rahat vermeyen saman nezlesi yüzünden burnu ve soluk mavi gözlerin kenarları daima kırmızıydı. Sean’un ameliyatından sıkılmaya başladığı için uzanıp Tinker’in uzun kulaklarından birini okşadı. Sonra başını kaldırarak yamaca bir göz attı. Oturdukları yerden biraz aşağıda bodur ağaçlarla kaplı küçük bir yar vardı. Çocuk heyecanla soluğunu tuttu. «Sean… oraya, ağaçların oraya bak!» Coşkudan sesi titriyordu.
Sean irkilerek başını kaldırıp baktı. «Ne var?» Sonra o da durumu anladı.
Bir yaban koçu usul usul gizlendiği bodur ağaçların arasından çıkıyordu. İri koçun rengi yaşlılıktan koyulmuştu. Sağrısındaki benekler tebeşir işaretleri gibi belirsizleşmişti. Kulaklarını kaldırmış, sarmal boynuzlarını dimdik tutan yaratık bir midilli kadar büyüktü. Ama zarif hareketlerle ilerleyerek açığa çıktı. Durup başını iki yana çevirerek tehlike olup olmadığına baktı. Sonra koşarak tepeden inip başka bir yara gizlendi. Koç gözden kaybolana dek ses çıkarmayan ikizler birden bağırmaya başladılar. «Onu gördün mü… O boynuzları gördün mü?» «Eve çok yakınmış… Onun burada olduğunun farkına bile varmadık.» Heyecanla konuşarak ayağa fırladılar. Onların coşkusu Tinker’e de geçti.
Havlayarak çocukların etrafında dönmeye başladı. Sean birden kendisini topladı, sesini daha fazla yükselterek kontrolü ele geçirdi. «Bana kalırsa hayvan her gün gidip o yara gizleniyor. Geceleri ortaya çıkıyor. Haydi, gidip bir bakalım.» Sean önden koşarak bayırdan indi.
Bodur ağaçlar, orada karanlık, serin küçük bir mağara oluşturmuşlardı. Yerdeki otlar hayvanın ayakları altında ezilmişti. Daha geride, yattığı yerde de vücudunun izi kalmıştı. Sean eğilerek yaprakların arasından kırçıllı birkaç kıl çekti. «Onu nasıl yakalayacağız?» Garrick hevesle, «Bir çukur kazar ve içine uçları sivri sopalar dikeriz,» diye atıldı.
«Çukuru kim kazacak? Sen mi?» «Sen de yardım edebilirsin.»
Sean dudak büktü. «Bunun çok büyük bir çukur olması gerek.» İkisi de bir tuzak hazırlamak için fazla toprak kazıp çok çalışmak gerektiğini düşünerek sustular. Hiçbiri bir daha bunu teklif etmedi.
Sean mırıldandı. «Kasabadaki çocukları toplar ve kerrie’lerle saldırabiliriz.» «Onlarla şimdiye dek kaç defa ava çıktık. Belki yüzlerce kez ama değil bir yaban koçu, bir duiker bile vuramadık.» Biraz durakladıktan sonra devam etti. «Hem o yaban koçunun? Frank Van Essen’e yaptıklarını anımsamıyor musun? Hayvan boynuzlarıyla vurduktan sonra Frank’ın barsaklarını karnındaki deliğe sokmaları gerekti.» Sean, «Korkuyor musun?» diye sordu.
Garrick öfkelendi. «Korkmuyorum!» Sonra sesi yumuşadı. «Aman, hava kararıyor. Koşsak iyi ederiz!»
Vadiye indiler.Sean karanlıkta yatarak grimsi dikdörtgen gibi duran pencereye baktı. Ay çıkmıştı. Bir türlü uyuyamıyordu.
Durmadan o yabani koçu düşünüyordu. Annesiyle babasının kapının önünden geçtiklerini duydu. Üvey annesi bir şey söyleyince babası kahkaha attı. Waite Courteney’in kahkahası uzaktan yankılanan gökgürültüsünü andırıyordu.
Sean onların yatak odası kapısının kapandığını duyunca doğrulup oturdu. «Garry,» dedi ama cevap çıkmadı.
«Garry.» Bir botunu alarak fırlattı. Bunu bir homurtu izledi. «Garry.» «Ne istiyorsun?» Garrick’in sesi uykulu ve öfkeliydi.
«Düşündüm de… Yarın cuma.»
«Yani?»
«Annemle babam kasabaya ineceklerdir. Bütün gün evden uzakta olacaklar. Çifteyi alıp gider ve ihtiyar inkonka’yı vururuz.» Garrick’in karyolası telâşla gıcırdadı. «Sen çıldırmışsın.» Çocuğun sesinden endişesi belliydi. «Babam bizi o çifteyle yakalarsa canımıza okur.» Bunu söylerken kardeşini kandırmak için çok daha güçlü bir neden bulması gerektiğini anladı. Sean cezalandırılmamak için elinden geleni yapıyordu. Fakat bir yaban koçunu vurmaya kalkmak babasının dayağına değerdi. Garrick hareketsiz yatarak söyleyecek söz aradı.
«Zaten babam mermileri kilitliyor.» Bu iyi bir özürdü ama Sean karşı koydu. «Babamın unuttuğu iki mermi var. Yemek odasındaki büyük vazonun içinde duruyor. Bir aydır oradalar.» Garrick terliyordu. O anda kırbacın kaba etlerine indiğini ve babasının sekiz, dokuz, on diye saydığını duyar gibiydi. «Ne olur Sean, başka bir şey düşünelim…» Karşı taraftaki yatakta yatan Sean, başını yastıklara gömdü. Karar verilmişti.Waite Courteney karısını arabanın önüne oturttu. Kolunu sevgiyle okşadıktan sonra dönerek sürücü yerine gitti. Durup atları da sevdi ve şapkasını kabak kafasına geçirdi. İri yarı bir adamdı ve yerine otururken arabanın önü göçer gibi eğildi. Dizginleri eline aldıktan sonra dönerek verandada duran ikizlere baktı. Kemerli burnu hafifçe bükülmüş, gözleri güler gibi parlıyordu. «Annenizle birkaç saat evden uzak kaldığımız sırada siz, küçük beyler, başınızı belâya sokmazsanız çok memnun olurum.»
İki çocuk bir ağızdan konuştular. «Tamam, baba.»
«Sean, yine içinden o büyük mavi sakız ağacına tırmanmak gelirse bu duygunla savaşmalısın oğlum.»
«Peki, baba.»
«Garrick, barut yapma deneylerine de girişmeyelim artık.»
«Evet, baba.»
«Hem o kadar masum durmayın. İşte bu ödümü patlatıyor!» Waite kamçısıyla hayvanlara hafifçe dokundu, araba Ladyburg’a doğru yola çıktı.
Sean dürüst bir tavırla, «Çifteyi almamamız konusunda bir şey söylemedi,» diye fısıldadı. «Git ortada hizmetçi, uşak olup olmadığına bak. Bizi görürlerse telâşlanırlar. Ondan sonra yatak odası penceresinin altına gel. Silâhı sana vereceğim.» Sean’la Garrick büyük hendeğe gelene dek. tartıştılar. Sean çifteyi bir omzuna takıp dipçiği de iki eliyle yakalamıştı. «Fikir benimdi değil mi?» Garrick, «Fakat inkonka’yı önce ben gördüm,» diye itiraz etti.
Yine cesaretlenmişti. Evle arasındaki uzaklık arttıkça cezalandırılma korkusu da hafifliyordu.
Sean çıkıştı. «Bunun önemi yok. Çifteyi ben düşündüm. Onun için ben ateş edeceğim.» Garrick, «Nasıl oluyor da daima sen eğleniyorsun?» diye sorunca Sean çok kızdı.
«Irmağın kıyısında şahinin yuvasını bulunca ağaca senin tırmanmana izin verdim, değil mi? O yavru duikar’ı bulduğun zaman onu beslemene ses etmedim.» «Pekâlâ. Inkonko’yı da ilk ben gördüm. Neden ona ateş etmeme izin vermiyorsun?» Sean bu inatçılık karşısında sustu. Ama çifteyi daha da sıkı tuttu. Garrick tartışmayı kazanabilmek için silâhı onun elinden almak zorundaydı. Bunu bildiği için de somurtmaya başladı. Sean hendeğin dibindeki ağaçların arasında durarak omzunun üstünden kardeşine baktı. «Yardım edecek misin…
Yoksa bu işi tek başıma mı yapmalıyım?» Garrick yere bakarak bir dal parçasını tekmeledi.
«Ne yapmamı istiyorsun?»
«Burada kal ve ağır ağır bine kadar say. Ben bayıra tırmanıp inkonka’nın dün geçtiği yerde bekleyeceğim. Bine kadar sayınca yukarıya çık. Yarı yoldayken bağırmaya başla. inkonka dünkü gibi fırlayıp koşacaktır. Tamam mı?» Garrick istemeye istemeye başını salladı. «Tinker’in zincirini getirdin mi?» Garrick zinciri cebinden çıkarınca köpek geriledi. Ama Sean onu tasmasından yakaladı ve Garrick de zinciri taktı. Köpek kulaklarını aşağı indirmiş sitemle çocuğu süzüyordu.
«Sakın, köpeği bırakma. İhtiyar inkonka onun karnını deşer. Haydi, saymaya başla.» Sean bayıra doğru yürüdü.
Kısa süre sonra da yaban koçunun bir gün önce saklandığı yerin epey yukarısına çıkarak büyük ve düz bir kayanın arkasına çömeldi. Çifteyi kayaya dayadı. Namluyu ağaçlara doğru çevirdi. O anda yaban koçunun koşarak kendisine doğru geldiğini hayâl ederek heyecanlandı. Kendi kendine, «Hayvan pek hızlı koşmayacaktır,» dedi. «Omuzlarına nişan alacağım.» Gömlek cebinden çıkardığı iki iri mermiyi silâha yerleştirip namlulara sürdü. Tüfek horozlarını çekmek için iki elinin bütün gücünü kullanması gerekmişti. Sonra sabırsızlıkla alnındaki saçı geri itti. Terden ıslanmış saç yapışıp kaldı ve gözlerine inmedi. Dakikalar geçiyordu.
‘Garry ne yapıyor?’ diye düşündü. ‘Bazen ne kadar budala oluyor!’ Ona cevap verir gibi kardeşinin bağırdığını duydu. Aşağıdan gelen ve ağaçların boğduğu ses hafifti. Tinker de bir kez hevessiz hevessiz havladı. Zincirden hoşlanmayan köpek de somurtuyordu anlaşılan. Sean parmağı tetikte bekledi. Bodur ağaçların oraya bakıyordu. Garrick tekrar haykırdı ve yaban koçu ağaçların arasından fırladı.
Burnunu havaya kaldırmış, boynuzlarını geriye doğru yatırmış olan hayvan birden ortaya çıktı. Sean nişan alarak sol namluyu boşalttı . Çiftenin tepmesiyle de dengesini kaybetti.
Yanan barutun dumanı yüzüne geldi. Elinde silâhla güçlükle ayağa kalkabildi. Yaban koçu otların içine serilmişti ve kuzu gibi meleyip çırpınarak öldü.
Sean, «Onu vurdum!» diye haykırdı. «İlk kurşunla vurdum! Garry, Garry! Onu öldürdüm!» Tinker zincirinden tutan Garry’i ardı sıra sürükleyerek ortaya çıktı. Sean da hâlâ haykırarak onlara doğru koştu. Ama o sırada ayağı bir taşa takılarak yuvarlandı ve çifte elinden düşerken ikinci namludan da mermi fırladı. Patlamanın sesi çok yüksekti.
Sean ayağa kalktığı zaman Garrick’in otların üstüne oturmuş, inlediğini… inleyerek bacağına baktığını gördü.
Çifteden fırlayan mermi dizin altında kalan kısmı paramparça etmişti. Yaradan beyaz beyaz kemik parçaları gözüküyor, koyu renkli yoğun bir kan fışkırır gibi akıyordu. «Böyle bir şey yapmak istemedim… Bana inan Garry… Bunu istemedim! Ayağım kaydı. İnan… ayağım kaydı.» Sean da bacağa bakakaldı. Yüzü bembeyaz kesilmiş, gözleri dehşetten irileşmişti.
Kanlar otlara akıyordu.
«Kanı durdur! Yalvarırım Sean, durdur kanı! Canım yanıyor! Oh, Sean onu durdur!» Sean sendeleyerek kardeşine yaklaştı. Kusmak istiyordu. Kemerini çıkarıp bacağın etrafına sararken sıcak kan ellerini yapış yapış etti. Kılıflı bıçağını kemerin altına sokup çevirerek iyice sıkıştırdı. Kanın akması yavaşlayınca kemeri daha da sıktı.
«Oh, Sean, canım yanıyor… Canım yanıyor!» Garrick’in yüzü bal mumu gibi kesilmişti ve şok geçirdiği için de tirtir titriyordu. Sean, «Jo… Joseph’i çağırayım,» diye kekeledi. «Çabucak geri dönerim. Ah Tanrım, çok üzgünüm.» Fırlayıp koşmaya başladı. Yuvarlandı ama yine kalkıp koştu.
Bir saat içinde geldiler. Sean’ın peşinde Zululu hizmetkârlardan üçü vardı. Aşçı Joseph bir battaniye getirmişti.
Garrick’i buna sararak kaldırırken bacak gevşek gevşek sallanıyordu. Çocuk bayıldı. Geri dönerlerken tepeden düzlüğe baktı Sean. Ladyburg yolunda küçük bir toz bulutu belirmişti. Seyislerden biri Waite Courteney’i çağırmaya gidiyordu.
Waite Courteney, Theunis Çiftliğine döndüğünde, hepsi verandada bekliyordu. Garrick ayılmış, divanda yatıyordu. Yüzü bembeyaz kesilmiş, sızan kanlar battaniyeyi ıslatmıştı. Joseph’in elbisesi de kan içindeydi. Yine kanlar Sean’un ellerinde kurumuştu. Waite Courteney koşarak verandaya çıkıp oğlunun üstüne eğilerek battaniyeyi kaldırdı. Bir an bacağa bakakaldı, sonra battaniyeyi indirdi.
Adam oğlunu kucağına alıp arabaya götürdü. Joseph’in yardımıyla arkaya yatırdı. Aşçı Joseph, Garrick’in vücudunu tutuyordu. Üvey annesi de dönüp sarkmaması için bacağını yakalamıştı. Waite Courteney hemen arabacı yerine çıktı. Dizginlen tutarken başını çevirip hâlâ veranda da duran Sean’a baktı. Adam konuşmadı ama gözleri korkunçtu. Bu gözlere bakamadı Sean. Waite Courteney atları kamçılayarak hızla yola çıktı. Atlar dörtnala giderken rüzgârda adamın sakalı uçuyordu.
Sean araba gözden kaybolana dek baktı, sonra dönüp koşarak eve girdi. Mutfak kapısından çıkıp avluyu aştı. Eğer odasından bir gem kaparak ahırlara gitti. Bir doru kısrağı çitin kenarında sıkıştırarak gemi taktı. Sonra atın çıplak sırtına atladı.
Kısrağa topuklarıyla deli gibi vurarak yola fırladı.
Kasaba sekiz mil Ötedeydi ve araba Sean’dan önce buraya erişti. Çocuk arabayı Doktor Van Rooyen’in ameliyathanesinin önünde buldu. Atlar soluk soluğaydılar, üstleri de köpük içinde kalmıştı. Sean kısrağın sırtından yere kayarak ameliyathanenin basamaklarını çıkıp usulca kapıyı açtı. İçerisi kloroform kokuyordu.
Ameliyat masasında yatan Garrick’in bir yanında Courteney Waite, bir yanında da karısı duruyordu.
Doktor da karşı tarafta bir leğende ellerini yıkıyordu. Sessiz sedasız ağlayan Ada Courteney’in yüzünden yaşlar süzülüyordu. Hepside kapıda duran Sean’a baktı bir an. Waite Courteney ifadesiz, kuru bir sesle, «Buraya gel ve yanımda dur,» dedi. «Kardeşinin bacağını kesecekler. Bunun her anını sana seyrettireceğime Tanrı üzerine yemin ederim!» Garrick’i o gece Theunis Çiftliğine getirdiler. Waite Courteney arabayı çok ağır sürüyordu ve Sean da atla onun peşinden gidiyordu.
Çocuk gördüğü şeyler yüzünden midesinin bulandığını hissediyor, ince gömleğiyle soğuktan donuyordu. Ameliyata bakması için zorlayan babasının sıkıca tuttuğu kolunda mor izler kalmıştı.
Uşaklar verandada fenerler yakmışlardı. Hepsi de endişeyle sessiz sedasız loşlukta bekliyordu.
Waite battaniyeye sarılı çocuğu verandaya çıkarırken, içlerinden biri hafif sesle Zulu dilinde konuştu. «Bacak?»
Waite, «Gitti,» diye homurdandı.
Adamlar içlerini çektiler ve yine aynı ses yükseldi. «Çocuk iyi mi?» Waite, «Sağ,» diye cevap verdi. Garrick’i hastalar ve konuklar için ayrılmış odaya götürdü.
Karısı yatağa temiz çarşafları sererken kucağında oğluyla bekledi. Sonra çocuğu yatırıp üstünü örttü. Ada mırıldandı. «Yapabileceğimiz başka bir şey var mı?»
«Sadece bekleyeceğiz.»
Ada kocasının elini tutmaya çalışarak, «Ne olur onu yaşat Tanrım,» diye fısıldadı. «Çok genç.» Waite birden öfkelendi. «Bu Sean’un suçu! Garry tek başına böyle bir işe kalkışmazdı.» Ada’nın elini itmeye çalıştı. «Onu döveceğim!
Kırbaçla derisini yüzeceğim!»
«Ne olur yapma!»
«Ne demek istiyorsun?»
«Sean yeteri kadar cezalandı. Yüzünü görmedin mi?» Waite’in omuzlan bitkinlikle çöktü.
Yatağın yanındaki koltuğa oturdu. Ada onun yanağını okşayarak. «Ben Garry’le kalırım,» diye mırıldandı. «Sen gidip biraz uyumaya çalış şekerim.»
«Olmaz.» Kadın da onun yanına ilişti. Waite kollarını Ada’nın beline doladı ve çok uzun süre sonra koltukta öylece uyuyakaldılar. Bu olayı izleyen günler kötüydü. Garrick kendini bilmeyerek yatıyordu, ateşi de iyice yükselmişti. Büyük karyolada inleyerek kendini oradan oraya atıyordu. Bacağın kesilen kısmı şişmiş, dikişler bu şiş etleri paralayacakmış gibi gerilmişti. Yaradan akan sarı cerahat çarşaflara süzülüyor ve çok da pis kokuyordu. Ada odadan ayrılmıyor, Garry’nin yüzündeki terleri siliyor, kesilen bacağın pansumanlarını değiştiriyordu. Kadının gözleri bitkinlikten çukura kaçmıştı ama bırakmıyordu çocuğu. Waite’in oğlunun yanında kalmaya dayanamayacağını biliyordu. O da bazı erkekler gibi bir odada kapanıp kalırsa boğulacağına inanırdı. Waite yarım saatte bir odaya dalıp yatağın yanında duruyor, sonra çıkıp evin içinde huzursuz huzursuz dolaşıyordu.
Sean da evdeydi. Mutfakta ya da verandanın öbür ucunda oturuyordu. Hizmetkârlar dahil kimse konuşmuyordu onunla. Garrick’in odasına girmeye kalktığında da kovulmuştu. Çocuk suçlulara özgü o kahreden yalnızlığı hissediyordu. Çiftlikteki korkunç sessizlikten kardeşinin öleceğini anlamıştı. Mutfaktakiler hiç konuşmuyorlar, hatta kap kacak sesleri bile çıkmıyordu. Babası gökgürültüsünü andıran bir sesle gülmüyordu artık. Hatta köpekler bile sinmişlerdi. Ölüm Theunis Çiftliğine gelmişti. Üçüncü gün Courteney Waite, Garrick’in odasından gürleyerek fırladı ve ahır avlusuna koştu. «Karli, neredesin? Rooiberg’i eğerle. Allah kahretsin, çabuk ol be adam! Çocuk ölüyor…
Beni duyuyor musun… Ölüyor!»
Sean arka kapının yanında oturduğu yerden kımıldayamadı. Tinker’e daha da sıkıca sarıldı. Köpek de soğuk burnunu onun yanağına dayadı. Babasının küheylana atlayıp dörtnala uzaklaşmasını seyretti çocuk. Sonra ayağa kalkıp usulca eve girdi ve Garrick’in kapısının önünde durdu. Kapıyı sessizce açarak içeriye süzüldü.
Dönüp ona bakan Ada’nın yüzü bitkindi. Kadın otuz beşinde olmakla birlikte o ara çok daha fazla gözüküyordu.
Yine de saçlarını tarayıp düzgün bir topuz yapmış, temiz bir elbise giymişti. Kadında azap çekme ve endişelerin yok edemeyeceği bir iyilik, bir yumuşaklık vardı. Elini uzatınca, Sean yatağa yaklaşıp Garrick’e baktı ve babasının neden doktoru çağırmaya gittiğini anladı. Buz gibi olan ölüm odadaydı ve yatağın üstünde dolaşıyordu. Hareketsiz yatan Garrick’in yüzü sapsarı, gözleri de kapalıydı. Dudakları kuruyup çatlamıştı.
Sean’un duyduğu suçluluk vs yalnızlık birden dayanılmaz hal aldı. Çocuk hıçkırarak diz üstü çöktü ve başını Ada’nın kucağına dayayarak ağlamaya başladı. Ömründe son kez ağlıyordu. Her hıçkırıkta içinde bir şeyler parçalanıyordu.
Courteney doktorla dönünce, yine Sean dışarı atıldı ve kapı kapandı. Ama bütün gece kapıdan onların içeride bir şeyler yapmalarını dinledi. Sabah olduğunda Garrick’in ateşi düşmüştü ve sağdı. Ama sadece sağdı. Vücudu ve kafası hiç bir zaman bu korkunç olayın etkisinden tümüyle kurtulamayacaktı.
Çocuk ancak bir hafta sonra yatakta doğrulup oturabilecek hale geldi ve ilk istediği şey de kardeşini görmekti.
Güçlükle fısıldadığı ilk sözler, «Sean nerede?» oldu.
Büyük pişmanlık duyan Sean da o günden itibaren saatlerce kardeşinin odasında oturmaya başladı. Ancak Garrick uykuya dalınca oradan kaçabiliyordu. Bir olta ya da av sopalarıyla Tinker’i alıyor ve kırlara çıkıyordu.
Sean’un büyük pişmanlığı hasta odasında saatlerce dayanabilmesini sağlıyordu. O sırada iple bağlanmış bir tay gibi azap çekmekteydi. Kimse de harcayamadığı enerjisi yüzünden azap çekerek odada kaldığını bilemeyecekti.
Sonra Sean’un okula gitmesi gerekti. Bir pazartesi sabahı hava daha aydınlanmadan evden ayrıldı. Garrick dışarıdan gelen sesleri dinliyordu. Kardeşinin, «Garry’yle vedalaşabilir miyim?» diye sorduğunu da duydu.
Fakat babası söylendi. «Dün gece vedalaştın. Hâlâ uyuyordur o.»
Garrick bağırmak için ağzını açtıysa da sesini duyuramayacağını biliyordu. Yatağında hareketsiz yattı. Ayak seslerinin verandadan yankılandığını, Ada’nın, «Güle güle,» dediğini de işitti. Araba çakıllı yolda ilerliyordu. Sean babasıyla gittikten sonra eve derin bir sessizlik çöktü.
Ondan sonra Garrick için bu tatsız günlerin tek renkli saatleri kardeşiyle geçirebildiği hafta sonları oldu. Çocuk hafta sonlarını sabırsızlıkla bekliyordu. Her hafta ona günler sonsuzluk gibi uzun geliyordu. Gençler ve hastalar için zamanın geçmek bilmediği doğruydu. Ada’yla Waite, onun neler hissettiğini biraz anlamışlardı.
Odaya koltuklar getirmişler, geceleri orada oturuyorlardı. Waite ağzında piposu, yanında bir kadeh konyağı, kalın sesiyle gülüyor ve oğlu için bir tahta bacak yapıyordu. Ada da yün örüyordu. Her ikisi de çocuğa erişmeye, onunki anlaşmaya çalışıyorlardı. Belki de böyle durmadan uğraştıkları için başarıya erişemiyorlardı. Belki de yıllar öncesine dönüp küçük bir çocukla dost olmasını bilemiyorlardı. Garrick onlarla konuşuyor, gülüyor ama bir yandan da Sean’un orada olduğu zamanları arıyordu. Gündüzleri Ada büyük evin yönetimiyle uğraşıyor, yetmiş bin dönüm toprak ve iki bin sığır da Waite’in ilgisini bekliyordu. Garrick gündüzleri yalnızlığını büyük bir şiddetle hissediyordu.
Ada’nın getirdiği kitaplar olmasaydı,
Sean her cuma dönene dek bu yasama dayanamazdı. Sean’un dönmesi evde bir kasırga esmesi gibi bir şeydi.
Kapılar vuruluyor, köpekler havlıyor, hizmetkârlar azarlanıyor ve koridorlardan ayak sesleri yankılanıyordu.
Gürültünün çoğunu yapan Sean’du. Fakat kasaba okulundan çocuklar da ona yardımcı olmaktaydılar. Onlar da Sean’un liderliğini Garrick gibi kabul etmişlerdi. Sean bu başarısını sadece yumruklarına değil, neşesine, gittiği yerde uyandırdığı heyecana da borçluydu. O yaz çocuklar gruplar halinde çiftliğe geldiler Başlangıçta Garry’nin kesilen bacağı da onları bu eve çekti. Sean da bu ilgiden gururlanıyordu. Her sefer Sean izler kalan kesik bacağı işaret ederek.
«Doktor burasını dikti,» diye anlatıyordu. «Oraya dokunabilir miyim, ahbap?» «Fazla sert dokunma yoksa patlatırsın.» Ömründe ilk kez böyle ilgi toplayan Garrick, etrafındaki gözleri iri iri açılmış, ciddi ciddi bakan çocuklara gülümsüyordu.
«Doktor kemiği baltayla mı kırdı?» «Hayır.» Bu konudaki teknik sorulara cevap verebilecek durumda olan Sean’du. «Bir testereyle kesti. Tıpkı tahta keser gibi.» Fakat bu büyüleyici konu da çocukları fazla oyalayamıyordu. Kısa süre sonra huzursuz huzursuz kımıldanmaya başlıyorlardı. Çocuklar, «Hey. Sean,» diyorlardı. «Karl kuş yuvalarını bulmuş. Gidip bakalım mı?» Ya da buna benzer tehlikelerde bulunuyorlardı.
Garrick umutsuzlukla onların sözlerini kesiyordu, «isterseniz pul koleksiyonuma bakabilirsiniz.
O şu dolapta duruyor.»
«Yok, bunu geçen hafta gördük. Gidelim.» O. zaman konuşmaları açık mutfak kapısından Ada yiyecekleri odaya götürüyordu. Ballı çörekler, üstü süslü çikolatalı pastalar, kavunlu tatlı ve daha türlü lezzetli yiyecekleri masaya diziyordu kadın. Bunlar bitene dek de çocukların bir yere gitmeyeceklerini biliyordu. Ayrıca bu kadar çok yemekten bazı çocukların midelerinin bozulacağının da farkındaydı. Ama Garrick’in tek başına yatıp tepeye doğru uzaklaşan seslerini dinlemesindense, birkaç midenin bozulması daha iyiydi.
Doktor ancak sekiz, sıkıcı, tatsız hafta sonra Garrick’in gündüzleri verandada oturmasına izin verdi. İyileşmek birden Garrick için bir gerçek halini almıştı. Waite’nin yapmakta olduğu bacak da bitmek üzereydi. Adam bacağın kalan parçasının oturacağı yere çivilerle deri taktı. Takma bacağın bağları da deridendi. Bu sırada Ada’nın omzuna kolunu atan Garrick, veranda da tek ayağı üstünde zıplayarak yürümeye çalışıyordu. Çocuk o sırada dişlerini sıkıyor ve çoktandır güneş görmemiş yüzündeki çiller çok belirli hal alıyordu. Ada günde iki defa Garrick’in koltuğunun önünde bir yastığa oturuyor ve kesilen yeri alkolle ovuyordu. Takma bacağa değecek olan derilerin iyice sertleşmesi, böylece nasırlaşıp korunması gerekliydi.
Garrick bir gün, «Sean yürüdüğümü görünce çok şaşıracaktır,» dedi. «Bacağı deneyebilir miyim artık? O zaman gelecek cumartesiye Sean’la balık avlamaya gidebilirim.» Ada ona bakarak gülümsedi. «Fazla umutlanmamalısın Garry. Başlangıçta hiç de kolay olmayacak. Önce bacağı kullanmasını öğrenmelisin. Tıpkı ata binmeyi öğrenmek gibi bu iş de. Ata binmesini öğrenene dek kaç kez düştüğünü anımsayacaksın.» «Beki öğrenmeye hemen başlayabilirmiyim? Ada avucuna biraz alkol döküp kesilen yere sürdü. «Doktor Van Rooyen hazır olduğunu söyleyene. kadar bekleyeceğiz. Kısa süre sonra izin verecektir.» Gerçekten de öyle oldu. Doktor Van Rooyen ertesi gelişinde, çocuğu muayene ettikten sonra Waite’le arabaya doğru yürürken, «Artık o tahta bacağı deneyebilirsiniz,» dedi. «Yalnız çocuk fazla yorulmasın. Kesik yerin derileri de soyulmasın.
Tekrar iltihaplanma olmamalı.» Waite uzaklaşan arabaya bakarken, Tahta bacak,’ diye düşündü. Bu ne çirkin bir sözdü Verandada oturmuş, acınacak kadar büyük bir hevesle kendisine bakan çocuğun yüzünü görmek istemediği için yumruklarını sıkarak öylece kaldı.Waite. Garrick’in koltuğunun önünde çömelmiş. bacağı düzeltiyor ve Ada da onun yanında duruyordu.
«Bacağın rahat olduğundan emin misin, oğlum?» «Evet. baba. Şimdi bir deneyeyim. Ah, Sean kim bilir ne kadar şaşıracaktır. Onunla pazartesi okula gidebileceğim, değil mi?» Garrick heyecanından titriyordu.
Waite ifadesiz bir sesle, «Bakalım göreceğiz,» dedi. Kalkıp koltuğun yanında durdu. «Ada sen de Garry’nin öbür kolunu tut. Dinle Garry. dayanıp dengeni bulacaksın. Anladın mı?» Garrick heyecanla başını sallayınca adam ekledi:
«Pekâlâ kalk bakalım.»
Garrick tahta bacağı kendine çekince ucu yerde sert bir ses çıkardı. Adamla kadın onu kaldırarak ağırlığını takma bacağa vermesini sağladılar.
Çocuk, «Bana bakın!» diye bağırdı. «Üstünde duruyorum.» Gözleri pırıl pırıl parlıyordu.
«Artık yürümeliyim!»
Ada kocasına bakınca onun başını salladığını gördü. İkisi birlikte Garrick’i yürüttüler. Çocuk iki kez sendelediyse de onu tutuyorlardı. Takma bacak tahta verandada tak, tuk diye sesler çıkarıyordu. Daha verandanın ucuna gelmeden, Garrick tahta bacağı öne atarken iyice yukarıya kaldırması gerektiğini öğrendi. Geri dönerek çocuğun sendeleye sendeleye koltuğuna kadar gitmesini sağladılar.
Ada güldü. «Fevkalâde, Garry. Fevkalâde, başarıyorsun.» Waite de rahat bir soluk alarak, «Yakında tek başına dolaşacaksın,» diye gülümsedi. Adam bu işin böyle kolay olabileceğini ummaya cesaret edememişti.
Garrick, hemen ona inandı. «Tek başıma deneyeyim artık.» «Yok oğlum, bu günlük bu kadar yeter,?» «Ne olur baba. Yürümeye çalışmayacağım.
Sadece ayakta duracağım. Annemle sen beni tutmaya hazır olursunuz… Ne olur baba.» Waite’in durakladığını gören Ada da yalvardı. «İzin ver şekerim. Böylece bu konuda güven kazanmasını sağlarsın.» Waite, «Pekâlâ,» dedi. «Yalnız kımıldamaya kalkma. Hazır mısın, Garry? Çocuğu bırak Ada. İkisi de istemeye istemeye ellerini çektiler ve çocuk sendeleyince yine onu omuzlarından yakaladılar.
«Bir şeyim yok. Beni bırakın.» Güvenle gülümseyince Waite ve Ada onu bıraktılar yine.
Çocuk bir an dimdik durduktan sonra yere baktı . Yüzündeki gülüş dondu. O anda yüksek bir dağın doruğunda tek başınaydı. Midesi bulanıyor ve korkuyor, akıl almayacak kadar korkuyordu. Birden sendeledi ve onu tutacakları sırada feryat etti. «Düşüyorum! Çıkarın bunu… Çıkarın!»
Garrick’i hemen koltuğuna oturttular. Waite tahta bacağı tutan kayışı telâşla açarken çocuk dehşetle haykırıyordu. «Çıkarın! Düşüyorum! »
«Çıktı, Garry. Güvendesin.» Waite onu tutarak göğsüne bastırdı. Böylece kollarının gücü ve dev gibi vücuduyla oğluna güven vermeye çalıştı ama Garrick debeleniyor, korkuyla feryat ediyordu.
Ada telâşla atıldı. «Onu odasına, yatağına götür.» Waite göğsüne bastırdığı oğlunu kaldırdığı gibi içeriye koştu.
Garrick işte o zaman ilk kez kendisine gizlenecek bir yer buldu. Korkusu dayanılamayacak kadar arttığı an gözlerinin ardında bir şeyin kımıldandığını hissetti. Sanki bir sis bulutuna girmiş gibi etraf grileşti. Sis yoğunlaşarak bütün şekil ve sesleri ortadan kaldırdı. Bu sisin içinde sıcak ve güvendeydi. Kendisini sarıp koruyan bu sise kimse erişemezdi.
Güvendeydi. Waite karısına, «Uyudu sanırım,» diye fısıldadı. Fakat sesinde bir şaşkınlık vardı. Dikkatle oğlunun yüzüne bakıp soluklarını dinledi. «Fakat çok çabuk oldu bu. Doğal bir şey değil. Ama Garry’de bir gariplik de yok.» Ada onu süzdü. «Doktor çağırsak mı?» Waite dudak büktü. «Yok. Üstünü örtüp o uyanana kadar yanında kalacağım.» Garrick akşam üzeri uyanarak sanki bir şey olmamış gibi doğruldu. Mahcup mahcup gülümseyen çocuk dinlenmişe benziyordu. Büyük iştahla yemeğini yedi ve kimse bacağın sözünü açmadı.
Sanki Garrick bacağı tümüyle unutmuştu. Sean ertesi cuma öğleden sonra eve döndü. Bir gözü morarmıştı. Fakat çürük yeni değildi, etrafı yeşilimsi sarı bir renk atmıştı. Sean gözünün nasıl çürüdüğü konusunda bir şey söylemeye yanaşmadı. Yanında getirdiği kuş yumurtalarıyla karton bir kutudaki kırmızı ağızlı canlı yılanı Garry’e verdi. Ada onun karşı koymasına aldırmayarak yılanı hemen öldürttü. Çocuğun gelmesiyle Theunis Çiftliğinde bir canlılık, bir hareket oldu. Herkes daha çok konuşuyor, gülüyordu. O aksam yemeğinde kocaman bir rostoyla külde pişmiş patates vardı. Sean’un en sevdiği yemekti bu ve hemen aç bir boğa yılanı gibi yemeğe saldırdı. Masanın başında oturan Waite, «Ağzına o kadar çok yemeği birden atma,» diye uyardıysa da sesinde bir sevgi vardı.
Oğullarından birini çok daha fazla sevdiğini gizlemesi zor oluyordu. Sean bu sözlere tepki göstermeyerek konuştu. «Baba, Frikkie Oberholster’in köpeğinin, bu hafta altı yavrusu olmuş. Altı yavru…» Ada kesinlikle,
«Hayır,» diye karşılık verdi. «Ne olur anne.. Sadece bir yavru…» Sean etin üstüne salça döktü. Bir patatesi ortadan kesip yarısını ağzına attı. Bunu denemeye değmişti doğrusu. Aslında köpek yavrusunu almasına izin vermeyeceklerini biliyordu. Ada sordu. «Bu hafta neler öğrendin bakalım?» Bu kötü bir soruydu işte. Sean başı derde girmemesi için sadece yeteri kadarını öğrenmiş, derslerin geri kalanına aldırmamıştı. Çocuk kayıtsızlıkla mırıldandı. «Oh, pek çok şey.» Sonra konuyu değiştirmeye çalıştı. «Garry’nin yeni bacağını bitirdin mi baba?» Bir sessizlik oldu. Yüzü ifadesizleşen Garrick gözlerini tabağa dikti. Sean patatesin ikinci yarısını da ağzına atarak konuştu. «Eğer bacağı yaptınsa, yarın Garry’le çağlayanlara balık tutmaya gideriz.» Waite gerekmeyen bir şiddetle, «Ağzın doluyken konuşma!» diye çıkıştı. «Bir domuzdan farkın yok.» Sean mırıldandı.
«Özür dilerim, baba.» Yemek sonuna kadar da sofrada tatsız bir sessizlik hüküm sürdü. Yemek bitince Sean hemen odasına kaçtı. Garrick de dengesini bulmak için koridor duvarına dayanıp bir ayağının üstünde sekerek onunla geldi.
Yalnız kalınca Sean öfkeyle, «Babam neye kızdı?» diye sordu.
«Bilmiyorum.» Garrick yatağa oturdu. «Bazen ortada bir şey yokken öfkelendiğini bilirsin.» Sean gömleğini çıkarıp bükerek karşı duvara savurdu.
Garrick yumuşaklıkla, «Gömleğini yerden kaldır,» dedi. «Yoksa başın derde girer.» Sean pantolonunu da çıkararak gömleğin arkasından attı. Böyle kafa tutunca rahatlamıştı. Gidip çırılçıplak kardeşinin önünde durdu.
Gururla, «Bak!» diye bağırdı. «Kıllar!»
«Fazla yok.» Garrick sesindeki haseti gizleyememişti.
Sean kafa tuttu. «Ama senden fazla var.
«Haydi, sayalım.»
Fakat Garrick yenildiğini biliyordu. Yataktan kalkarak zıplaya zıplaya gitti, duvara dayanarak eğilip Sean’un çıkardıklarını aldı ve kapının yanındaki kirli sepetine attı. Sean da ona bakarken yemekte sorduğu soruyu anımsadı.
«Babam bacağını tamamladı mı, Garry?»
Garry ağır ağır dönerek yutkundu. Yüzünde yine korku belirmişti. ‘Evet,’ der gibi başını sallarken kaçacak bir yer arıyordu sanki. O sırada dışarıdan ayak sesleri yankılandı. Sean yatağına atlayıp geceliğini başından geçirdiği gibi çarşafların arasına daldı.
Waite Courteney odaya girdiğinde, Garrick hâlâ kirli sepetinin yanında duruyordu.
«Haydi, yat, Garry! Neden hâlâ ayaktasın?» Garrick telâşla yatağına giderken adam Sean’a baktı. Oğlu da bütün şirinliğini, çekiciliğini ve güzelliğini daha belirli hale koyan bir gülüşle ona karşılık verdi. Waite’in yüzü yumuşadı, dayanamayarak gülümsedi adam. «Eve döndüğüne sevindim, oğlum.» Sean’a uzun süre kızmak olanaksızdı. Uzanıp Sean’un gür siyah saçlarını yakaladı. «Lamba söndükten sonra gevezelik istemiyorum.
Anlaşıldı mı?» Çocuğun saçını hafifçe çekerek başını iki yana sallarken, ona duyduğu sevginin gücü yüzünden utanmıştı. Ertesi sabah Waite Courteney güneş yükselince kahvaltı etmek için atla eve döndü.
Seyislerden biri atı alıp götürürken adam daeğer odasında durarak etrafına göz attı. Düzgün beyaz çite, iyi temizlenmiş avluya, güzel eşyalarla dolu evine baktı. Zengin olmak insana zevk veriyordu. Özellikle yoksulluğun ne olduğunu bildikten sonra. Yetmiş bin dönüm verimli otluk toprak, çiftliğin alabileceği kadar sığır ve bankada altın. Waite gülümseyerek avludan geçerken Ada’nın süthanede şarkı söylediğini duydu. Usulca arkasından yaklaşıp kolunu beline doladı ve şaşkınlıkla dönen kadını dudaklarından öptü. Ah zengin ve âşık olmak ne güzeldi. «Merhaba, sevgilim.» Ada gülümsedi. «Günaydın, şekerim.» «Kahvaltıda ne var?» «Ah ne romantik bir budalayla evlenmişim!» Kadın içini çekti. «Gel bak.» Yayığı bırakıp önlüğünü çıkardı ve el ele mutfağa gittiler. Waite havayı kokladı. «Kahvaltının lezzetli olduğu anlaşılıyor. Çocuklar nerede?» Joseph İngilizce anlamakla birlikte konuşamıyordu.
Ocaktan başını kaldırıp baktı. «Nkosi, onlar ön verandada.» Bütün Zulular gibi yüzü yuvarlak olan Joseph gülünce bembeyaz iri dişleri ortaya çıktı. «Onlar Nkosizana’nın tahta bacağıyla oynuyorlar.»
Waite’nin suratı kıpkırmızı kesildi. «Onu nasıl buldular?»
«Nkosizana Sean bana nerede olduğunu sordu. Bacağı çamaşır dolabına koyduğunuzu söyledim.»
Waite zenciye, «Budala!» diye gürledikten sonra Ada’nın elini bırakıp koştu. Oturma odasına geldiği sırada Sean’un bağırdığını ve birinin verandaya düştüğünü duydu. Çıkıp Garrick’in korkusunu
görmeye dayanamazdı. Dehşetten ve Sean’a duyduğu öfkeden midesi bulanıyordu. Sonra Sean’un kahkahası yankılandı. «Üstümden kalk. Orada öyle yatma!» Waite, Garrick’in konuştuğunu duyarak kulaklarına inanamadı. «Kusura bakma. Bacak tahtaların arasına sıkıştı.» Adam pencereye yaklaşıp verandaya baktı . İkizler öbür uçta üst üste devrilmiş yatıyorlardı.
Sean hâlâ kahkahalar atıyordu. Garrick’in yüzünde de sinirli bir gülüş belirmişti. Sean ayağa fırladı. «Haydi, gel.
Kalk bakalım.» Garrick’i elinden tutarak çekip kaldırdı. Birbirilerine tutunarak öylece kaldılar. Garrick takma ayağın üstünde dengesini güçlükle koruyabiliyordu. «Yerinde ben olsaydım rahat rahat yürüyebilirdim.»
«Yürüyemezdin işte. Çok zor.»
Sean onu bırakmakla birlikte her an tutmak için kollarını açarak, «Haydi, gel,» dedi. Sean kardeşine bakarak geri geri yürürken, Garrick, sendeleye sendeleye onu izledi. Dengesini korumak için kolları hep yana açılıyor, dikkatle yere basabilmek için uğraşıyordu. Yüzü endişeden gerilmişti.
Çocuk verandanın öbür ucuna erişip iki eliyle parmaklığı yakaladı. Bu sefer o da Sean’ın gülüşüne katıldı. Waite, Ada’nın yanında durduğunu fark ederek onun çok hafif sesle, «Buradan gidelim,» dediğini duydu. 1876 Haziranının sonunda Garrick de Sean’la birlikte okula gitti. Kazadan dört ay kadar bir zaman geçmişti.
Onları arabayla Waite götürdü. Ladyburg yolu ormandan geçiyordu. Toprak yolda tekerlek izleri vardı ve atlar bunu izliyorlardı. Adam ilk tepeye gelince dizginleri çekip yerinde dönerek çiftliğine baktı. Yeni doğan güneşte beyaza boyalı evin duvarları turuncumsu bir renk almıştı. Kış başında oldukları için her yerde otlar kurumuştu.
Ağaçların yaprakları da öyle. Yapraklar pas ve kızıl kahveye dönmüştü. Theunis büyük ve zengin bir çiftlikti.
Sınırını ırmak çiziyordu. Adam kamçısını salladı ve yine yola koyuldular.
Köprüden geçip biraz ilerleyince Ladyburg kasabasına girdiler. O sırada sığır satış yerinin yanından da tren gözüktü, ağırlaşarak istasyona girdi. Kasaba oldukça büyüktü. Her evin çiçek ve meyve bahçesi vardı. Evler ya kırmızı tuğla ya da beyaza boyalı tahtadandı. Kilise alanın hemen yanındaydı ve kasabanın en canlı yeri de burasıydı. Okul kasabanın öbür uçundaydı. Waite arabayı sürerek ana caddeye çıktı. Kaldırımlarda yürüyen birkaç kişi vardı. Hepsi de seslenip onu selâmladılar. Waite erkeklere kamçısını sallayarak, ‘kadınlara da şapkasını kaldırarak karşılık veriyordu. Fakat şapkasını kabak kafasını gösterecek kadar kaldırmıyordu. Kentin merkezinde dükkânlar açıktı ve bir cenaze levazımatçısı gibi siyahlar giymiş, uzun boylu, sıska bacaklı David Pye, kendi bankasının önünde duruyordu. «Günaydın, Waite.»
«Günaydın, David,» diye cevap veren adamın sesi fazla canlı çıktı. Theunis Çiftliğinin son, ipotek borcunu altı ay önce ödemişti. Bu borcun anısı hâlâ kafasından çıkmamıştı. Kendisini sokakta hapishane müdürüne rastlayan, cezasını çekip bırakılmış bir suçlu gibi hissediyordu. «Çocuklarını bıraktıktan sonra gelip beni görebilir misin?» Waite, «Kahveyi hazırla,» diyerek daveti kabul etti. David Pye’in kendisini görmeye gelen kimseye kahve ikram etmediği çok iyi bilinirdi. Yolu geçip döndükten sonra yatılı okula geldiler.
Avluda yarım düzine araba duruyordu. Küçük kızlarla erkek çocuklar arabalardan eşyalarını indiriyorlardı.
Babaları da avlunun bir köşesinde bir grup oluşturmuştu. Yüzleri güneşten iyice esmerleşmiş adamlar sakallarını dikkatle taramışlardı.
Üzerlerindeki elbiselerin kat yerleri, uzun süredir dolapta asılı kaldıklarını açıklıyordu. Bu adamlar çocukların akşam üzeri dönemeyecekleri kadar uzak yerlerde oturuyorlardı. Toprakları, Tulega’nın kıyılarında ya da Pietermaritzburg’un yakınındaki yayladaydı. Waite arabayı durdurup indi, atların kolanlarını gevşetti. Sean da onun yanından atlayıp en yakındaki erkek çocuklara doğru koştu. Waite adamların yanına gitti. Erkekler onu görünce döndüler, gülümseyerek sırayla elini sıktılar. Garrick arabanın önünde tek başına kalmış, öne uzattığı tahta bacağını gizlemek ister gibi omuzlarını kasmıştı. Waite bir süre sonra omzunun üstünden bakıp Garrick’i tek başına görünce, yanına girmek için döndü ama, birden durdu. Gözleriyle çocukların arasında Sean’u araştırdı. Görünce de seslendi. «Sean.» Sean heyecanlı bir tartışmayı yarıda kesti.
«Evet, baba.»
«Garry’nin bavulunu indirmesine yardım et.» «Aman baba… arkadaşlarımla konuşuyorum.»
«Sean!» Waite’in yüzü de, sesi gibi sertti. «Peki, gidiyorum.» Çocuk bir an daha durduktan sonra dönüp arabaya gitti. «Haydi,, bavulları ver, Garry.» Garrick kendini toplayarak beceriksizce hareketlerle arabanın arkasına geçti ve eşyaları Sean’a verdi. Kardeşi bunları tekerleğin yanına bırakıp kendisini izlemiş olan gruba döndü. «Karl, sen şunu al. Dennis sen de kahverengi çantayı taşı. Sakın düşürme oğlum. Onun içinde dört kavanoz reçel var.» Sean, sürekli emirler veriyordu. Sonra arabaya göz attı.
«Gel, Garry.»
Garrick de arabadan indi ve önden yürüyen Sean’la arkadaşlarını topallaya topal aya izledi.
Karl avaz avaz bağırarak konuşmaya başladı. «Biliyor musun, Sean… Babam tüfeğini kullanmama izin veriyor artık.» Sean donup kaldı ve güvenden çok umutla, «Olamaz!» dedi.
Karl mutlulukla karşılık verdi. «Oldu!» Garrick de onlara yetişmişti. Bütün çocuklar Karl’a bakakaldılar.
Biri hayranlıkla sordu. «Kaç atış yaptın?» Karl az kalsın, «Altı,» diyecekken kendini topladı. «Oh sayısız defalar.
Yani istediğim kadar. Hem her seferinde de isabet ettirdim.» Sean, «Gelin,» diyerek yürüdü. Ömrümde bu denli kıskançlık duyduğunu bilmiyordu. Karl onun peşinden koştu.
«Ömründe tüfekle ateş etmediğine iddiaya girerim, Sean.» Karl’ın bu konuyu kapatmayacağını anlamıştı çocuk.
O sırada yatakhanenin verandasından inen bir kız koşa koşa geldi. Garrick, «Anna,» diye mırıldandı. Zayıf kızın etekleri koşarken güneşten yanmış ince bacaklarına dolanıyordu. Siyah saçları, sivri çeneli küçük yüzünü çerçeveliyordu. Kız hemen Sean’ın yanına sokulup, «Merhaba,» diyerek onunla yürümeye başladı. «Tatilin iyi geçti mi?» Sean ağzının içinden bir şeyler mırıldandı. Yanında arkadaşları olduğu zaman bile daima gelip kendisine musallat olan kıza aldırmamak niyetindeydi.
«Bir teneke dolusu kurabiye getirdim, Sean. İster misin?» Sean’ın gözleri ilgiyle parladı. Çünkü Mrş. Van Essen’in kurabiyeleri o bölgede ün yapmıştı. Sonra kendisini toplayarak yatakhaneye doğru gitti.
«Bu sömestr yanında oturabilir miyim, Sean?» Sean öfkeyle ona döndü. «Hayır oturamazsın. Haydi, git. İşim var.»
Sean merdivenden çıkarken Anna aşağıda durup ona baktı. Ağlayacak gibi bir hali vardı. Garrick çekinerek yaklaştı. «İstersen benim yanıma oturabilirsin,» diye mırıldandı.
Kız ona ve takma bacağına baktı. Gözlerindeki yaşlar kayboldu, birden gülümsedi. Güzeldi doğrusu. Sonra Garrick’e doğru eğilerek, «Tahta bacak,» diye güldü. Kıpkırmızı kesilen Garrick’in gözleri doldu birden. Fakat Anna kıkır kıkır gülerek kızlar yatakhanesinin önündeki arkadaşlarının yanına koştu. Yüzü hâlâ kıpkırmızı olan Garrick de sendeleyerek kardeşinin peşi sıra merdivenden çıktı.
Yatakhanede dizili otuz karyolanın başucunda birer de dolap vardı. Sean bir yatağa oturmuştu bile. İki kardeş birlikte burada kalacaklardı

Benzer İçerikler

Aç Kalbini – Katarina Mazetti – Online Kitap Oku

yakutlu

YAĞMUR KESİĞİ-UĞUR YÜCEL

yakutlu

Kurt Seyt & Shura

yakutlu

Sitemizin işlemesini sağlamak için teknik çerezler kullanılmaktadır. Çerezler hakkında detaylı bilgi almak için çerez aydınlatma metnini incelemenizi rica ederiz. Kabul Et Devamı

Privacy & Cookies Policy