BÜKÜNTÜ *Gençlik Romanı

SUNUŞ

İnsanın yaşamında iniş çıkışlı anlar hep
olur. Tıpkı, merdivenin basamaklarına çıkıp inmek gibi.

Kimi iniş ve çıkışlı anlar kolay, kimi dağlar kadar büyük olur. Bunlara karşı savunmamız da hazırdır. “Kimi doğanın yasası, kimi Tanrı’nın takdiri,” diyerek, yaşananlar karşısında çaresiz boyun bükerken, kimi de; bütün zorlukları aşacağını düşleyerek; gökyüzünün maviliğiyle sarmaş dolaş olur ve kendini doğanın yeşilliğine bırakır gibi yoluna devam eder. İnsan, bazen de kendi kendine, “Yoruldum, fakat dünyada nasıl yaşanacağını öğrendim,” diyerek, yaşama sevincini yitirmez, yaşamına yeniden çeki-düzen verir. Ve bütün yaşananlar birer anı olarak, geride kalır. Yeri geldikçe anılar anlatılır. Kimi anılarını günlüğüne not eder. Kimi bir öyküye dönüştürerek, birçok insanla paylaşır.

Okuyacağınız romanda; yaşanan gerçek anılarla sosyal, kültürel yaşamdan kesitler de yer almaktadır. Romanda geçen olaylarda; olayı geçtiği yerlerin
güzellikleri; aşk ve sevginin doyumsuzluğu ile yaşanan güçlükler ve güçlükler karşısında yaşama sevincini yitirmeden gösterilen dirençler tanık olacaksınız.
Diğer taraftan bakıp göremediğimiz; yaşamın cilvesini, ömrün çilesini, hayatın kendisini bulacaksınız. İnanıyorum ki, zevkle okuyacaksınız. Okurken; kâh gülecek, kâh oh çekecek, kâh hayallere dalarak bir yerlere gideceksiniz.

Eminim ki, okuyunca seveceksiniz.

Yaşamın, yeni dönemecine geçiş sevinci, tüm benliğini sarmıştı. Hemen her gün aklında ve dilinin ucundaydı. Kendine yakın bulduğu herkesle paylaştı. Sevinci geceleri uykusuna bile giriyordu. Gördüğü rüyalardan kimi zaman korku, kimi zaman heyecanla, uyandığı oluyordu. Elinde olmayan ve değiştirmeyeceği şeyler için kendi kendine, “Ya sabır,” diyerek bekliyordu.

Beklediği mektup ha bugün, ha yarın geldi gelecek derken, içi içine sığmıyordu. Oldum olası beklemeyi pek sevmiyordu. Hareket saati geldiği halde, hareket saati ertelenen uçak, tren ve otobüsü beklemek, berberde sıra beklemek, tedavi olmak için hastane koridorlarında beklemek…
Beklerken dakikalar saat, saatler gün, günler ay kadar uzun geliyordu. Ortaokuldan sonra öğretmen okuluna başladığında, “Üç yıl nasıl biter?” Gözünde öyle büyümüştü ki, birçok arkadaşına “Üç yıl çok, bitmez,” dediği günler çok çabuk geçmişti. Sanki dün gibiydi. Geriye dönüp baktığında zaman ne de çabuk
akıp gitmişti. Beklemekten bu kadar rahatsız olmasının nedeni; heyecanlı ve tez canlı olmasından mı, yoksa sıkıntılardan kurtulup, yeni bir yaşama
kavuşabilmenin heyecanından mı? Tam kestiremiyordu.

Oturdukları evin zemin katını günlerce bekletilmiş ve iyice karıştırılmış, mühre dedikleri çamurdan; birinci katı ise; kerpiçten yapılmıştı. Dış kısmı ham toprak ve samanlı sıvayla sıvandığından,  köydeki birçok evden daha gösterişliydi.

Evlerinin zemin katı kiler, üst katı oturma ve yatak odası olarak kullanıyorlardı. Kilerde; üst üste yığılmış dolu kışlık buğday ve un çuvalları, patates, soğan, yağ, peynir gibi yiyecekleri saklıyorlardı. Üst kattın dip tarafında boydan boya iki metre genişliğinde tahtadan sedir kaplamıştı. Sedirin üstünde bir köşede döşek, yorgan, yastık yığılıydı. Akşam olunca sedirin her iki ucuna serdikleri iki kişilik döşekler bir birine değmiyordu.

Dış kapıya yakın duvara asılı, işlemeli beyaz örtünün altında, erkek takım elbiseleri saklıydı. Örtünün üzerinde karşılıklı bir bayan bir de erkek resmi vardı. Erkeğin elinde kırmızı gül vardı. Gülü kadına veriyordu. Yemeğe oturduklarında erkeğin elindeki kırmızı gül gözüne takılırdı. Çok canlı duruyordu. Annesine:

“Anne, bu örtüyü ne zaman yaptın.”

“O kızlık çeyizimden kalma,” dedi.

“Evleneli yirmi yıl oldu. Çeyizin iyi dayanmış, yıpranmamış.”

“Yıllarca sandıkta sakladım. Sen büyüyüp takım elbise giyince çıkardım,” deyince babası gülerek:

“O çeyizi yaptığında annenle yeni nişanlanmıştık. Düğüne yetiştireyim diye gündüz-gece demeden nakışlarını işleyerek bitirmeye çalışıyordu.”

“Kırmızı ipliğim bitmişti, şehirden iplik alacak kimse yoktu, babana aldırmıştım,” deyince babası:

“İpliği verme bahanesiyle biraz konuşmak istedim, gelmedi. Komşunun küçük kızını gönderip aldırdı.”

“Peşimden az koşmadın,” diyerek güldü.

“Sen geç o hikayeleri, babandan korkuyordun. Yoksa koşarak gelirdin.”

“Sen öyle bil. Ben senin bildiğin kızlardan değildim.”

Sofrada çocukların yanında daha ayrıntılı konuşmak istemediğinden:

“Öyle, diyorsan öyle olsun,” dedi.

“Söylesenize elbise örtüsünün öyküsü, sırlarla dolu,” deyince hepsi güldü.

Şehre gitmek üzere üst kata çıkıp giysilerini değiştirdi. Aşağı indiğinde annesi, duvarın dibine kurduğu ocakta süt pişiriyordu. Ocak yeni tutuştuğundan siyah beyaz dumanı duvarı yalayarak, uçup gidiyordu. Günlerce yanan ocağın dumanı, duvarı boydan boya karartmıştı. Ocak, duvara yaslanmış otuz kırk santim yüksekliğinde iki taş ve üzerinde yassı bir demir parçasından oluşmaktaydı. Üzerindeki büyük bakır kazanın etrafı simsiyahtı. Kazanın iki yanı taşların üzerine ön kısmını ise demire basıyordu.

Annesinin yanından hiç ayrılmayan ve peşi sıra gezinen evin en küçüğü Sevgi’nin; uzun siyah saçları, koşarken at yelesi gibi inip kalkıyordu. Konuşunca gözlerinin içi gülen küçük kardeşi, kucağında odun ve tezek taşıyarak yardım ediyordu. Kendisini görünce, yumuşak ve peltek bir sesle:

“Abe, mektubunu almaya mı gidiyorsun?”

“ Evet. Geldiyse, mektubumu almaya gidiyorum.”

“Öğretmen olunca, bana ne alacaksın?”

“Hele bir tayinim çıksın. Maaş alayım. Ne istersen alacağım.”

“Haydi söyle! Neler alacaksın…”

Gülerek:

“Kırmızı ayakkabı, sarı entari, pembe buluz, mavi pantolon, şarkı söyleyip, dans eden bebekler, daha neler neler …”

“Ana duydun mu? Abem öğretmen olunca, bana şarkı söyleyip dans eden bebek, ayakkabı, entari, buluz, oyuncaklar alacak,” dedi.

Annesi:

“Duydum duydum. Hayırlısıyla bir öğretmen olsun, söylediklerinin hepsini alır. Sen şimdi koş bahçeden domates topla, yemek pişirelim,” dedi.

“Ben de kendime yemek pişireceğim.”

“Domates topla gel, sen de kendine yemek pişir.”

Sevgi, ambardaki sepeti aldığı gibi hoplaya zıplaya bahçeye koştu. Annesi:

“Baycan oğlum, işim var. Gitmeden önce, danaları bahçeye çıkar, öyle git. Acından öldüler. Kazıkların yerini değiştirmeyi de unutma emi,” dedi annesi.

“Tamam anne,” diyerek ahıra doğru yürürken, “Anne sana şey,” diyecektim duraksayarak, “Hiç paran var mı?”

“Yok vallahi, ambarda yumurta var dört beş tane al, bakkalda satar harçlık yaparsın.”

“Gerek yok. Biraz param var. Babamı çarşıda görürsem ondan da alırım.”

“Sen bilirsin.”

Ahır alaca karanlıktı. Danalar, kendisini görünce yerlerinden kalktı. Dışarı çıkma zamanının geldiğini anlamışlardı. Dışarı çıkmak için hareketlenince boyunlarındaki ip engel oldu. Başlarını yukarı doğru kaldırarak, “Beni bırak,” dercesine elini yalayarak sevgi gösterisinde bulundular. Kendi kendine, “Dışarı çıkacağınızı anladınız. Acıktınız galiba. Sizin gibi beni de bir anlayan çıksa hoş olacak…” diye söylendi. Demir halkaya bağlı ipleri çözdü. Danaların boynuna bağlı ipten tutarak dışarı çıkardı. Danalar dışarı çıkar çıkmaz koşmak istedi. Önüne geçtiler. İplerinden sıkıca tuttu bırakmadı. Danaları yonca ekili bahçeye
çıkardı.

Evlerinin yanı başındaki altı dönümlük bahçenin; bir bölümü ağaçlık, bir bölümü sebze, büyükçe bir bölümü ise yonca ekiliydi.

Sebze bahçesindeki; domates, patlıcan ve biberler diz boyunu geçmişti. Sonbaharla birlikte salatalıkların dalları ve yaprakları sararmış, yer yer kurumaya başlamıştı.

Sevgi, kızarmaya başlamış domatesleri toplayıp, elindeki sepete dolduruyordu.

Ağaçların bulunduğu bölmede; topluca dikilmiş kavaklarla söğüt ve karaağaç iç içe girmişti. Eve yakın yerde ise kayısı, elma ve kiraz gibi meyve ağaçları vardı. Kızarmaya başlayan elmalar, sararmaya yüz tutmuş yaprakların arasından yer yer görünüyordu.

Kazıkların yerini değiştirmek üzere, danaları yonca ekli alana bıraktı. Danalar yoncanın içine dalıp, çabuk çabuk otlamaya başladı. Kenarındaki yere çakılı iki kazığı çıkardı. Yerdeki taş parçasını alıp, beş altı metre aralıkla çaktı. Sonra yoncanın içine dalan danaları ipinden çekerek kazıklara bağladı. Eğildiği yerden doğrulup, güneşe doğru bakınca gözü kamaştı. Elini gözünün üzerine siper ederek güneşe baktı. Bir hayli yükselmişti.

Gözüne Ağrı Dağı ilişti. Tepesindeki kar gelinlik gibi duruyordu. Karın üzerinde yer yer parçalı beyaz bulutlar
görünüyordu.

Kışını kara bürünen Ağrı Dağı’nın karı ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte erimeye başlıyor. Zirvedeki kar yazın bile erimez. Yılın ilk karı sonbaharın son aylarına doğru önce Ağrı Dağı’nın zirvesine düşüyor.

Bahçede, domates toplayan Sevgi:

“Abe domates yer misin? Öyle güzel kızarmış ki.”

“Sonra, şimdi işim var, gideceğim.”

“Mektubunu almaya mı, gideceksin?”

Sevgi’nin sorularının bitmeyeceğini düşünerek:

“Sen fazla oyalanma, annem bekliyor.”

“Şimdi gidiyorum…”

&

Sokağa çıktığında görünürde kimse yoktu. Sokağa açılan kapının önlerinde başı boş dolaşan; kedi, köpek, tavuktan başka bir şey görünmüyordu. Traktör, at, öküz arabaları toprağı aşındırdığından yol toprak ve tozluydu. Toza girmeden köy meydanına doğru yürürdü. Sokakla şehre giden köy yolunun birleştiği noktadaki köprünün üzerinde durdu. Köyün orta yerinden geçen suyun serinliğini hissetti. Bir süre köprünün üzerinde durup sağa sola bakındı. Caminin önünde şehre gidenlerin olabileceğini düşünerek yürürdü. Köyün orta yerindeki tek katlı, minaresiz cami duvarının dibinde bekleyenler vardı. Onların yanına doğru yürürken, tıka basa dolu at arabası takır tukur sesler çıkararak yanından geçti. Yolculara ve at arabasına baktı. Arabanın tekerleklerinden çıkan tozlar bir metre kadar yükselip dağılıyordu. Bekleşenlerin arasında Aydın, Ümit ve Yusuf’u gördü.

“Iğdır’a gidecek misiniz?”

“Araba bekliyoruz,” dedi, Ümit.

Yusuf:

“Yürüyelim dedim. Aydın’la Ümit tutturmuş, arabaya binelim.”

“Boş verin at arabasını, araba gelene kadar biz Iğdır’a varırız. Haydi, yürüyelim.”

Yusuf:

“Ben varım.”

“O zaman biz gidelim,” diyerek, Yusuf’la birlikte yürüyünce, birçok davranışları birbirine benzeyen Ümit’le Aydın birbirinin yüzüne baktı. Aydın:

“Ümit, haydi bizde yürüyelim,” dedi.

Ümit isteksiz olmasına karşın, yalnız kalmamak için o da yürümeye razı, oldu. Birlikte şehre doğru yola çıktılar. Yolun orta kısmı at arabası ve traktörlerin tekerleklerinden bozulmuştu. Kenarı biraz daha düzgündü. Bazen çimen bağlamış ark kenarlarındaki patika yoldan birer, ikişer peş peşe, bazen de düzgün olan yerlerde yan yana yürüdüler.

Yol boyunca değişik konularda bir şeyler anlatarak güle eğlene yürüdüler. Arada bir, yoldan geçen taşıtlar birbirlerinin konuşmasını engellese bile gülüşmeleri hiç eksik olmadı.

Yolun iki tarafındaki tarlalarda farklı ürünler ekiliydi. Yer yer biçilmiş buğday ile ekili pancar, pamuk, soğan tarlaları iç içe geçmişti. Bu tarlalarda kadınlı erkekli çalışanlar vardı.

Köyle şehri birbirinden ayıran iki metre yükseklikteki su kanalının üstüne çıkınca Toprak Mahsulleri Ofisinin buğday siloları, su ambarının kulesi, şehrin dışındaki askeri birliğin binası göründü.
Yusuf:

“Yürümeye üşeniyordunuz. Aha şehir göründü.”

“Köyle şehrin arasındaki uzaklık çok değil dört kilometre ya var ya yok,” dedi Baycan.

Ümit:

“Buradan Ağrı Dağı ne güzel görünüyor.”

Aydın:

“Dağların en yücesi Ağrı Dağı!” Deyince hepsi birden Ağrı Dağı’nın zirvesine baktı.

Ağrı Dağı Iğdır’ın yeşilliği ve gökyüzünün maviliğiyle sarmaş dolaştı. Dağın zirvesini saran bulutlar; kimi yerde kartopu gibi yuvarlanırken, kimi yerde sağa sola parçalar halinde uçuşuyordu.

Yusuf:

Bulutların hareketine bakın! Denizin üstünde uçan sersem martılar gibi nasıl da sağa sola uçuşuyor,” deyince, Ümit:

“Bulutlar, Ağrı’nın tepesindeki karın suyunu içebilmek için uçuşup duruyor,” dedi.

Parçalı bulutların arasından geçen güneş ışığının etkisiyle, karın parıltısı uzaktan görünüyordu.

“İçimden, kuş gibi uçarak, Ağrı Dağı’nın tepesindeki karı yiyesim geliyor,” dedi, Yusuf.

Ümit, işi şakaya vurarak:

“Sen de Lazlar gibi, “Kaz uçarda, Laz uçmaz mı” diye çık aha şu yolun üzerindeki ağacın üzerine uç,” deyince Yusuf:

“Kanat takabilsem uçarım. Ama bir yerde okumuştum. ‘İnsanlar kuş gibi uçmayı ve balık gibi deniz altında yüzmeyi çok denemiş, başaramamış, fakat kuş gibi uçabilen uçak, balık gibi yüzebilen deniz altı yapmışlar.’

Baycan konuyu değiştirerek:

“Ağrı Dağı, Iğdır Ovasına güzellik kattığı gibi koruyucu meleği de. Iğdır’ın üzerine gelen karabulutları kendine doğru çekerek, dolu ve şiddetli yağmurdan ekinleri koruyor.”

Aydın:

“Doğanın bir dengesi var. Dağ, ova, orman, akarsular, hayvanlar gibi aklına ne gelirse, bu denge birbirini destekliyor.
Doğadaki canlılar da bu dengenin bir parçasıdır, deyince Yusuf:

“Birçok hayvan birbirini tüketerek, yaşamlarını sürdürüyor.”

Baycan:

“Yusuf söyleyince aklıma geldi. Gördüğüm bir olay anlatıyım. Melek’li arkının başında mal (büyük baş hayvan) otlatırken, bir yılan kenarda duran kurbağanın üzerine hızlı bir hamle yaparak ağzına aldı. Kurbağa yılanın kalınlığının iki katıydı. Yılan o kurbağayı nasıl yutacak diye merakla izlemeye başladık. Yılan ağzını yavaş yavaş açarak kurbağayı yutmaya başladı. Bir iki dakika sonra kurbağayı yuttu. Yılan kurbağanın gövdesinde yarattığı şişkinlikle yavaş yavaş kayıp gitti. O kocaman kurbağayı nasıl yuttu, hayret içinde kaldık.”

Ümit:

“Güçlü her zaman güçlüdür.”

“Bu söz hayvanlar için geçerlidir. İnsanlar için akıl ve bilgi ön plandadır,” dedi, Aydın.

Ümit:

“Dediklerine katılmıyorum. Büyük ve güçlü kişiler, aileler devletler, güçsüz ve zayıf gördüklerini hak hukuk demeden ezip geçiyor.”

Yusuf:

“Ümit doğru söylüyor. Okula giderken, Nihat bana sataşınca, karşılık verdim, dalaştık. Onun babası, köyün varlıklı ve güçlü adamı. Evlerinin önünden geçtiğim sıra önümü kesti ve beni dövdü. Bizim köyde kimsemiz yok. Yabancı ve yalnız olunca karşı koyamadık.”

Baycan:

“Yusuf’la Nihattartışıp kavga ettiklerinde ben de ordaydım. Nihat baştan sona haksızdı. Neyse,  konuyu değiştirelim.”

Hakveyis köyünün ekili tarlaları ile şehri birbirinden ayıran arkın başına geldiklerinde, şehrin merkezi on metre çukurda olduğundan inişe geçtiler. Anayolun her iki tarafında sıralanan evler, Ağrı dağı’nın görüntüsünü yer yer kesiyordu. Baycan:

“Ağrı Dağı’na yaklaştıkça daha heybetli görünüyor.”

Yusuf:

“Ağrı Dağı hakkında anlatılan efsaneyi biliyor musunuz?”

Ümit’le Aydın:

“Duymadık.”

Baycan:

“Ben duydum ama unutmuşum, anlatır mısın?”

Yusuf, duraksayarak:

“Ağrı Dağı hakkında çok şey anlatılır. Anlatılan bir efsaneye göre,” deyice, Ümit:

“Hem yürü hem de anlat.” Yusuf, yürüyerek anlatmaya başladı:

{{ reviewsOverall }} / 5 Kullanıcılar (0 oylar)
Oylar
Ziyaretçiler ne diyor ... Puanınızı bırakın
Tarafından sipariş:

İlk yorum yazan siz olun.

User Avatar User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Bu incelemede henüz yanıt yok.

Avatar
Daha fazla göster
Daha fazla göster
{{ pageNumber+1 }}
Puanınızı bırakın

Tarayıcınız resim yüklemeyi desteklemiyor. Lütfen modern bir tane seçin

Benzer İçerikler

Abartma Tozu

yakutlu

İyi İş Gizli Yediler

yakutlu

Oz Büyücüsü

yakutlu

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More

Privacy & Cookies Policy