Roman

Hissiz

hissiz-lemariz-mujde-albayrak-postigaAşkın en derinden, inkâr edildiği yerden ortaya çıkışı! Kendilerini ve birbirlerine duyduğu aşkı çığlık çığlığa ve sessizce inkâr etseler de, aşkları ortalığı yakıp kavuruyor!

Alexander, hissiz, acımasız, yakışıklı, güçlü ve zengin… Daha küçücük bir çocukken öğrendi bütün bu özelliklere sahip olabilmeyi. O hislerini acımasızca rafa kaldırmış, kendi sonuna doğru ilerliyordu. Ama bilmediği, her sonun bir başlangıca gebe olduğuydu.

Heaven karşısına çıktığında bütün inançları ters yüz olurken, kendi sonu birdenbire başlangıcı olduğunda ne yapacağını elbette bilemezdi.

Heaven; masum, saf ve kırılgan bir papatya…
Cennetten gelen bu sessiz melek, tüm korkularını kendine zırh yaparak kökleri ile tutunduğu topraklarında, Alexander’ın fırtınasına karşı direnirken, bir aşk ateşi yakmak için geldiğinde asla tek bir yananının olmayacağını bilemezdi.
Var olmadığını zannettiği kalbi boğulurcasına çırpınırken soluksuz kalarak tekrarladı: “Hissetmiyorum, hissetmiyorum, hissetmiyorum…”

***

BİRİNCİ BÖLÜM

Şeytanın Ta Kendisi

Şeytan! Alexander’ı tanımlamak için kaç defa kullanılmış bir kelimeydi Tanrı bilir. Kimi zaman işveli, kimi zaman kızgın, kimi zamansa muzır. Her birinde ayrı bir anlam yüklüymüşçesine kullanılsa da çıktığı yer hep aynıydı: Alexander Romanov. İçinde bitmek bilmeyen kargaşası ve kontrolleri zorlaşan benliğinin patlamaları ile Alexander bu lakaba layık olabilmek için çabalamaya hiç gerek duymuyordu. Bu ona çocukluğundan kalma bir armağandı ve yaptığı sadece bu armağanı gerektiği gibi taçlandırmaktı. Kabullenmiş ve özümsemişti. O bu cehennemin şeytanıydı ve çıkış aramak nafile olurdu. Dahası, parmağını bile oynatmasa da onu içine çeken girdap kendiliğinden oluşuyor, adeta yıllar önce annesinin ona taktığı bu sıfatı haklı çıkarırcasına onunla alay ediyordu.

İşte tam da o girdaplardan birinin içindeydi o anda.

Alexander altında inleyerek daha hızlı olmasını haykıran kadına şöyle bir baktı. Saçları dağılmış, saatlerdir süren sevişmelerinin yorgunluğu kadına sinmişti. Kaç saattir sürüyordu bu? Gözü duvardaki saate ilişti. Gece yansını çoktan geçmişti ama Alexander’ın içindeki sıkıntı hâlâ yerli yerindeydi. Yıllardır oradan hiç kaybolduğu olmuş muydu ki? Sadece gözlerini kapatıp altında yatanın yüzünü unuttuğu anlarda mı? Onu hiçbir zaman gerçek anlamda tatmin edemeyen bedenlerle sıkıntısını atabildiğini mi sanıyordu ki? Evet sıkılmıştı. Saatlerdir ona hiçbir anlam ifade etmeyen bu kadından sıkıldığı gibi sıkılmıştı.

Diğerleri gibi o da kendisinden her anlamda ne koparabileceğine bakıyordu. Büyük Alexander; tarihteki ihtişamlı adaşı gibi… Ne kadar da ironikti. Tanrı ona her manada cömert davranmıştı. Kendi düşünceleri yüzünden sırıtınca altındaki kadın kendine pay biçip onu mutlu ettiğini zannetti.

Alexander sinirle sarı saçlarından tutup pozisyonlarını değiştirerek kadının başını aşağı çektiğinde, kadın büyük bir nimet sunulmuş gibi usta bir iştahla bekleneni yapmaya başladı. Bu zamana kadar kim ondan almadan vermişti ki? Kendi annesi bile… Hayır, bütün bunları düşünmek istemiyordu. Bir an olsun bu anın tadını çıkarmak istiyordu, ama aklına hücum eden düşünceler bir anda sinirlerini kaldırmış midesini bulandırmıştı.

Gözü, altındaki kadına kaydığında arzudan eser olmaksızın görevini yerine getirmeye çalıştığını gördü. Acıdı, ama çabucak bu duyguyu sildi. O bunu hak etmiyor muydu? Sanki daha düne kadar kocasına aşk sözleri fısıldamıyormuş gibi bugün onun altında kıvranıyordu. Alexander olanca hızıyla onu iterek odanın içerisindeki lüks banyoya girdi ve kadının soran gözlerine bakmadan kapıyı çarpıp kilitledi. Kirlenmiş hissetse de bu duyguyu bastırarak kendine lakabını anımsattı. Şeytanlar kirlenmezdi, onlar zaten kirli doğardı.

Buz gibi suyun belirginleşmiş kaslarından aşağı doğru akıp gitmesine izin verirken hâlâ gerginliğinin devam ettiğinin bilinciyle sağ yumruğunu duvara savurarak içten bir lanet okudu. Artık neredeyse her defasında böyle sonlanmak zorunda mıydı? Hayatın tüm tatları gibi bu kendini unutma anı da sanki yavaş yavaş ellerinden çekiliyormuş gibi kendisiyle baş başa kalıyordu. Genç adam gözlerini yumduğunda sadece karanlığı hayal etti. Her şeye rağmen dimdik duran erkekliğini kendi iri ve sertleşmiş elleriyle kavrayarak, geriye attığı başının altında bir Yunan heykeli gibi sergilenen boğazından gelen derin hırıltılar eşliğinde, bedenini bir anlık hiçliğin huzur verici kollarına bıraktı.

Eşcinsel değildi. Bunu çok sorgulamış, ama eşcinsel olmadığından iyice emin olmuştu, kadınlar onu doğru düzgün tatmin edemiyordu. En sert oyunları bile denemişti ama aklına her defasında içlerindeki adi şeytan geliyor ve o melek yüzlü garabetlerden tiksiniyordu. Hepsi onun bir seks tanrısı olduğunu söylüyordu. Kaç erkek onun gibiydi? Oysa, o terleyen bedenlerine rağmen, onun içinde bir şeyler hep eksikti. Bu defa eksiklikten öte bir mide bulantısı vardı. İçerideki kadından tiksinmişti. Evli olmasına aldırış etmeden, adını bile doğru düzgün aklında tutamadığı bu kadının çağrısına cevap veren kendisi değil miydi? Elena? Böyle mi demişti ismine? Ne fark ederdi ki? Canı istemişti, yapmıştı. Hızlıca banyodan çıkıp giyinmeye başladı. Kadın uzandığı ihtişamlı yataktan hafifçe doğrulmuş bir şeyler mırıldanıyordu ama Alexander duymuyordu bile. Düşüncelerinden sıyrılıp ruhsuz, piç bir gülümsemeyle kadına döndü.

“Hadi ama Alexander, hemen gidiyor musun? Kocamın bu gece olmadığını biliyorsun, gel hadi, uyuyalım.”

Sesler zihninde anlam kazanmaya başlarken Alexander’ın içini, damarlarından kanı çekilirmişçesine bir his kapladı. Kıstığı gözlerine eşlik eden soğuk gülümsemesi acımasız bir hal alırken avını kuşatan köpekbalığından farksızdı. Uyumak mı? Bu şey kendini ne sanıyordu? İçinde kabaran öfkeyi yutkunarak “Seninle işim bitti,” dedi.

Alexander’ın keskin ve emir veren ses tonu aralarında asılı kalırken Elen hiç umursamazmışçasına “Hadi ama, harika vakit geçirdik değil mi?” dedi. Alexander’ın kasılan çenesinde seğiren damara aldırış etmeden devam etti. “Bir daha ne zaman yaparız? Bu sefer ben sana geli…”

Alexander yumruk yaptığı ellerini sıkıp “Kes!” diye haykırarak kadının sözünü kestiğinde kendisiyle mücadelesi birazcık bile azalmamıştı. Bu aptal varlık ne diyordu böyle? Yumruk halindeki ellerinin eklemleri beyaza dönerken Alexander sıktığı dişlerinin arasından hırlarcasına konuştu.

“Hiçbir kadın evime gelemez. Seni de bir daha göreceğimi sanmıyorum.”

Alexander kadının cevabını beklemeksizin sert adımlarını odanın dışına; oradan da gecenin ruhu gibi karanlık soğuğuna yönlendirirken kenetlenen yumruklarını da bir an olsun gevşetmedi. Son model arabasına vardığında kadının kirletmemiş olduğu evinin, kendisinden başka bir şeytanın elini süremediği tek mabet olduğunu düşündü.

Babası öldükten sonra aile mirası olan evi, babasının tek mirasçısı olarak derhal satmış ve içerisini hiçbir kadının kirletmediği Beverly Hills’teki evini almıştı. Biolojik annesinin itirazları ve hezeyanları tüm bu kararları aldığı sırada umrunda bile olmamıştı. Annesiyse zaten bir iki sene içinde altına girdiği heriflerden birinin arabasında, kendisi kadar lüzumsuz bir kazada geberip gitmişti. Ölümünün de yaşamı kadar lüzumsuz olması komik sayılabilecek bir ironiydi. Alexander cenazeye gitmemekle hayatının en dürüst hareketini yaptığını biliyordu. Bunun yerine sabaha kadar içip bulduğu ilk kadını yüklü bir parayla satın almış ve yüzüne bile bakmadan acımasızca becermişti.

Şimdi düşünüyordu da babasını mutlu etmek için onca şeyi boşuna yapmıştı. İlk karısı olacak o fahişeyle bile sırf babası mutlu olsun diye, çocuk denecek yaşta evlenmemiş miydi? Gerçi o zamanlar birilerine güvenmek istemiş, hayatını farklılaştırabileceğine inanmıştı. Neden güvenmişti ki? Seks adına bildiği her şeyi ondan öğrendiği için mi? Düşündükçe kasılan bedeni daha da taşlaşırken ruhunu kaplayan karanlık geçit vermeksizin onu ele geçiriyordu. Bir an durup nefes alarak yutkundu. Kendisini sakinleşmeye zorlarken karısı olacak o kadının karnında yeşeren, kendi bebeği zannettiği zavallıyı düşünmemeye çalıştı. O hissetmezdi. Hissizdi o. Hayatın hiçbir alanında, hiç kimseye acımazdı. Çalışma hayatındaki önlenemez başarısını buna borçluydu; gözüne kestiği küçük işletmeleri köşeye sıkıştırır ve yutardı. Kural tanımaz, korkmazdı. Kadınlara neden farklı davransındı ki? Yıkar geçer, hissetmez ve arkasına bakmazdı.

Hepsi melek yüzlü, ruhları beş para etmeyen, çıkarcı fahişelerdi. Ruhlarını şeytana satmışlardı ve şimdi o şeytanın ta kendisiydi…

İKİNCİ BÖLÜM

Hisler ve Yalnızlık

Alexander, her zamanki gibi, sabah Los Angeles’taki holding binasına tüm çalışanlardan önce geldi. Binanın kapısından geçerken, akşam nöbetini henüz devretmemiş olan güvenlik elemanı Mike çıkmaya hazırlanıyordu, onu kibarca selamladı.

“Günaydın Bay Romanov! Her zamanki gibi erkencisiniz.”

Nisan ayını geride bıraktıkları şu günlerde zamansız sıcaklar L.A.’in fakir semtlerinden çalışmaya gelen bu adamı etkilememiş olacak ki nispeten havaya göre daha kalın giyinmişti. Alexander kendisini gülen bir yüzle selamlayan Mike’a dönerek selam verdi ve “Günaydın Mike! Her zamanki gibi uyku tutmadı,” dedi.

Asansöre vardığında son dakikada dönerek “Eşin ve bebeğin nasıl? Yanlış hatırlamıyorsam, Mart’ta doğmuştu, değil mi?” diye ekledi.

Mike; Alexander’ın, bebeği olduğunu bildiğine çok şaşırdı. Her zaman geçerken ona selam verir, hatta kimi zaman kısaca konuşurdu bile. Ancak, karısı soğuk bir Mart gününde doğum yaptığında ona hatrı sayılır bir ikramiye verilmiş bile olsa, patronunun onun karısı ve bebeğine dair herhangi birşeyi hatırlayacağına, hatırlasa bile soracağına ihtimal verememişti.

“Evet Bay Romanov, Mart ayında doğmuştu,” dedi ve kibarca devam etti. “Çok sağ olun, oldukça iyiler. Kızım şimdiden ufak dırdırlara başladı. Ne de olsa bir kadın olacak ve kesinlikle şimdiden pratik yapıyor! Ama onlarsız da hayatın tadı olmuyor değil mi, Bay Romanov?”

Alexander son kelimeleri ile gülümseyerek kendisine bakan Mike’ı bir kere daha süzerken ‘Bir kız.. ‘ diye düşündü. Umutlar besleyerek bebeğinden bahsettiği her halinden belli olan adam ona ilk defa bu kadar yorgun gözüküyordu. ‘Masumiyet, ‘ diye düşünürken hekesin, ama istisnasız herkesin, hayata masum başladığına kanaat getirdiyse de kendisini bu gerçekliğin hiçbir anına oturtamazdı. Annesi ona defalarca bunu net bir dille çınlatırken “Şeytan!” diye bağırırdı. Şeytan! Yanlış anlamaya fırsat vermeyecek kadar net ve açık…

Annesi, babası ile sırf parası için evlenmiş, babası evlenmelerinden kısa bir süre sonra felç kalınca ondan da onunla geçirdiği hayattan da nefret etmişti. Büyükbabası bütün acımasız duruşuna karşın bu evliliğe engel olamamış, ancak baştan, babasının kısa sürede hastalığından dolayı felç kalacağını hesap etmeyen annesine, mirasla ilgili gerekli tüm belgeleri evlilik öncesinde imzalatmış, annesi de kocasının hastalığıyla tüm mirastan pay alamayacağını anlayınca çareyi çocuk doğurmakta görmüştü. En azından tüp bebekti ve hiç değilse babasından olduğuna bu yolla emin olabiliyordu. Alexander başlarda hep hata yaptığını zannederek, daha iyi bir çocuk olursa annesinin onu seveceğini sanıyorduysa da boşunaydı. O kadın tüm nefretini hamileliğine ve ona yansıtmaktan bir an olsun çekinmemişti.

İçine dolan sıkıntıyı öteleyen Alexander, her zamanki maskesini yüzüne takınıp “Öyledir herhalde Mike. Sana iyi günler,” diyerek odasına doğru ilerledi. Beynine üşüşen anılar onu rahat bırakmazken ses geçirmeyen odasına girerek masasına ilerledi. Kimi zaman tüm sesler üzerine gelirdi. Gün içerisinde beyni çatlayacak gibi olduğunda kendini buraya atar, masasından otomatik kilitlenen kapıyı kapatır ve kendini sessizliğin huzuruna bırakmak isterdi. Bu oda da onun ikinci mabedi sayılırdı. Şeytanın ini diye anılan odasında tüm kontrol onun ellerindeydi. Küçük işletmeleri nasıl avlayacaklarını burada yönetir, istediğini alırdı. Sadece onun yönettiği kameralarla her köşesi izlenen oda, onun en gizli strateji toplantılarını ve daha nice işlerini yönettiği güç alanıydı. Ciddiyetin her köşeye sinmiş olduğu bu oda Alexander’a bir anda anılarla birlikte üzerine kapaklanıyormuş gibi geldi. Eşyalar bakışlarının önünde yok olurken terleyen avuçlarını dizlerine sürterek geniş bir koltuğa oturdu. Sanki bir anda yeniden dokuz yaşındaydı ve annesinin çığlıklarını duyabiliyordu. Onu kurtarmak, kahramanı olmak istemişti. Var gücüyle koştuğu odada, annesini dizlerinin üzerinde bahçe görevlisinin erkekliğine o güne kadar hiç görmediği şeyleri yaparken gördüğünde şoka girmiş, annesini saçlarından erkekliğine bastıran adamın üzerine atlayıp var gücüyle vurarak annesini kurtarmaya çalışmıştı. Peki sonuç neydi? Daralan boğazını temizlerken bir kez daha aynı görüntüleri düşünmenin verdiği işkence ile sinirlendi. Ona avazı çıktığı kadar “Şeytan!” diye bağıran annesinin okkalı tokadının indiği sol yanağına elini koyarken derin bir soluk alıp yutkunarak sinirini bastırdı ve hiç tereddüt etmeden ayağa kalktı. O gün annesinin onu hiçbir zaman sevmeyeceğini anlamış ve ağlamayı bırakmıştı. Gözlerinden tek bir damla bile yaş dökmezken, o gün hissetmeyi reddedişinin ilk günüydü. Alexander, hissetmediğini kendi kendine tekrar ederken bildiği tek bir şey vardı ki, o bir şeytandı. Ama kadınlar da onun cehennem yoldaşlarıydı.

Tehlikeli bir savaşçıyı andıran hareketlerle, hiçbir şey olmamış gibi, odanın içerisinde ilerleyen Alexander mutfak bölümüne geçerek kendisine bir kahve hazırladı. Burası bölmelerle ayrılmış küçük bir ev sayılırdı ve içeride Alexander’ın çoğu zaman sabahladığı giyinme odası, banyo ve mutfak vardı. Bazen evin ıssız yalnızlığı bu sabahki gibi üzerine çöktüğünde, gece saat kaç olursa olsun işe gelir, kendini hissetmeyene kadar çalışırdı.

Ekstra sıcak kahvesini yudumlayan Alexander, kimseye ihtiyacının olmadığını düşündü. Çocukluk uykularının görünmez düşmanlarını bile tek başına yenmemiş miydi o? Altı yaşında ağlayarak annesinin odasına gittiğinde, annesi ona defolmasını söyleyerek arkasını dönerken, içeride onu bekleyen adamın o fahişeye Alexander’dan daha çok ihtiyacı vardı! O zaman öğrenmişti ki, o kendine yeterdi. Şimdi otuz iki yaşını dolduracağı şu günlerde, neden az önce olduğu gibi nefesinin her darlanışında içinde ona sinir hezeyanları yaşatıp etrafı yakıp yıktıran tek bir kelime yankılanıyordu? Yalnızlık! Bir anda hiç beklenmedik bir şekilde avazı çıktığı kadar bağırarak elindeki kahve fincanını tezgâha fırlattırken her şeyi yıkma arzusuyla dolup taştı. Derin soluklarla nefesi kesilirken yalnızlık nidalarını bastırabilmek adına içinden tekrarladı. “Hissetmeyeceğim! Hissetmeyeceğim! Hissetmeyeceğim!”

O soğuk ve kontrollüydü. Birilerini cezalandırırken bile kontrolünü ve hissizliğini yitirmeyen bir acımasızdı. Derin soluk alıp verişleriyle tekrar soğuk ve kontrollü haline geri döndüğünde kapısının tıklatıldığını duydu.

Hızlı adımlarla masasına ilerleyen Alexander, düğmeye basarak kapıyı açınca içeriye yirmi beş yaşlarında genç bir adam girdi. Alexander başını kaldırmasa da gelenin kim olduğunu biliyordu: Adrian. Genç adam yıllardır Alexander’ın yanındaydı ve itiraf etmek isemese de onun tek ailesi olmuştu. Ne zaman üzerine gelmemesi gerektiğini çok iyi bilirdi ve onun emirlerinin her

Benzer İçerikler

Uykusuz Geceler – Anna Campbell – Online Kitap Oku

yakutlu

Modern Batı Dusuncesinde Vahiy

yakutlu

Ateşböceği Yolu – Kristin Hannah Online Kitap Oku

yakutlu

Leave a Comment

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More

Privacy & Cookies Policy