Roman

Gece Taşı

Kardan daha beyaz elbisesi, siyah sarığı ve bileğinden bağlı sandal şeklinde ayakkabıları ile sonsuz bir temizlik, sadelik ve tevazu… Edeb, hâya, merhamet… Tevâzu, tevekkül, kanaat… Sadakat, emanet, istikamet… Nezaket, letâfet ve asalet… Sağ elinde mühürlü bir yüzük… İnciden beyaz dişler, sürmeli kara gözler. Yüzünde eşsiz bir tebessümle Suphi’ye bakıyordu. Suphi karşısında oturan bu insanüstü güzelliğe sahip kişinin kim olduğunu içsel olarak bildi.

Sen…sen… diye kekeledi. Sen O’sun!

Benim ümmetim beni sever, dedi O. Sen de beni seviyor musun ey Suphi?

Suphi titriyordu. Çenesi birbirine vururken O’na cevap vermeye çalıştı.

Evet tabi, ben de seni seviyorum Efendim dedi kekeleyerek.

“ Tanımadan bir kimseyi sevemezsin ki, dedi O. Sen beni ne kadar tanıyorsun ki seveceksin?

Suphi sustu…

*

Taşı öpünce Nebi, bir taş bile dile geliyorsa taşın gördüğünü görmeyen, taş kadar sevmeyi bilmeyen insana ne yazık!

Bir boşluk var insanın kalbinde, o boşluk ta yaratılışta hakikat için ayrılmış, kasten boş bırakılmış. Öyle ki insan, içindeki bu hakikat boşluğunun acısını hissetsin de hakikati bulmak için çabalasın, gayret etsin diye. Ama hakikat akıl işi değil! Hakikat, öyle yüksek bir irtifada ki, aklın o yükseklikte uçabilmesi mümkün değil!Öyleyse aklı bırak, kalbe tâbi ol.Çünkü hakikat senin içinde…

***

Nisan 2013, İstanbul

Sabah güneşinin parlak ışıkları perdenin aralık kısmından davetsizce odaya girmiş, Suphi’nin henüz birkaç saat önce uykuya yenik düşmüş göz kapaklarının üzerinde su damlaları misali birikmeye başlamıştı. Suphi huzursuzca araladı göz kapaklarını. Gözüne giren arsız güneş ışığıyla kamaşan gözlerini açmaya çabaladı. Derin bir iç geçirdi. Yine mi sabah olmuştu?

Yorgun bedenini yavaşça doğrulttu ve bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı. Tam terliklerini ayaklarına geçirecekti ki ayaklarının altındaki kırmızılık dikkatini çekti. Ayak tabanları sanki saatlerce kızgın kumların üzerinde yürümüş birinin ayakları gibi kıpkırmızıydı. Üstelik üzerine basınca ciddi bir şekilde sızlıyordu. Bu duruma bir anlam veremedi Suphi.

Akşamdan yediği elma çöpünü atmaya bile tenezzül etmemiş, yatağının hemen başucunda duran çekmeceli komodinin üzerinde kalmıştı. Yüzünü buruşturarak baktı elma çöpüne. Daha sonra sırtına ince bir gömlek geçirdiği gibi yatak odasından çıktı ve dar koridorda banyoya doğru ağır adımlarla ilerledi. Zaten isteseydi de hızlı adımlarla yürüyemezdi çünkü çok yorgundu. Yıllardır istisnasız her sabah olduğu gibi bu sabah da yataktan yorgun kalkıyordu. Gözlerinin altında kocaman halkalar oluşmuştu. Sanki dev bir göktaşı gözlerinin üstüne düşmüş ve iki dev çukur açmış gibiydi. Bu haliyle günlerdir uyku uyumadığı zannedilebilirdi. Halbuki bu doğru değildi. Tam tersine Suphi uykusuna çok dikkat ederdi. Her gece aynı saatte yatar ve en az sekiz saat düzenli olarak uyurdu. Ne var ki yıllardır dinlenmiş olarak yataktan kalktığı tek bir sabah bile olmamıştı. Hep yorgundu, hep yorgundu. Gece boyunca derin bir şekilde uyuyordu uyumasına, hatta rüya da görüyordu ama gördüğü rüyaları sabah olunca ne yazık ki hatırlayamıyordu. Nitekim az önce uyanmadan evvel yine bir rüya gördüğüne emindi ama ne gördüğüne dair en ufak bir fikri bile yoktu. Bu sinir bozucu durum özel hayatını olduğu kadar iş hayatını da etkilemeye başlamıştı.

Otomotiv sektöründe iyi isim yapmış büyük bir firmada otomobil satışçısı olarak çalışıyordu Suphi. Satış başlı başına yorucu bir işti. Ekip çalışmasını ve rekabeti gerektiriyordu. Ama Suphi iyi bir satışçıydı. Çok satış yapıyor, iyi para kazanıyordu. Ama satış ekibi cadı kazanı gibiydi. Suphi’nin bir açığını bulmak için didinip duran ekip arkadaşları vardı. Suphi’nin son günlerde iyiden iyiye belirginleşen yorgun görüntüsü onların eline iyi bir koz vermişti. Öyle ya, satışçı her zaman iyi görünmeliydi. Dinamik, canlı ve enerjik olmalıydı. Oysa Suphi hiç de bu tanımlamaya uymuyordu. Nihayet Suphi’nin yorgun görüntüsü hakkında çıkan çatlak sesler satış müdürünün de kulağına çalındı.

Önceki hafta satış müdürü Suphi’yi odasına çağırdı.  Önce uzun uzun elindeki satış performansı tablosunu inceledi. Sonra Suphi’nin mor halkalarla çevrili karanlık gözlerine baktı.

Sorun nedir Suphi? Diye sordu.

Suphi, müdürünün bu sorusuna bir anlam verememişti.

Bir sorun yok müdürüm!?!?

Müdür bakışlarını yeniden elindeki performans çizelgesine çevirdi.

Geçen yıl satış hedefini tutturdun. Bu senenin ilk üç ayında da satış hedefini tutturduğunu memnuniyetle görüyorum. Henüz satışa dönüşmemiş olan, ama kolayca satışa çevirebileceğin görüşmelerin var. Ekibimizde gösterdiğin bu olağanüstü satış performansından dolayı son derece memnun olduğumu bilmelisin Suphi. Ama açık söylemem gerekirse sağlığın hakkında ben ve arkadaşların senin için endişe ediyoruz. Bu yüzden sana bu soruyu soruyorum. Sorun nedir? Özel hayatında baş edemediğin bir sorunun mu var?

Suphi şaşırmıştı. Yorgun görüntüsünün bu denli endişe verici bir hal aldığını şimdiye değin farkına varmış değildi. Ellerini yorgun yüzünde dolaştırdıktan sonra müdürüne cevap verdi.

Ciddi bir uyku sorunu yaşıyorum müdürüm. Bütün gece deliksiz uyumama rağmen yataktan son derece yorgun kalkıyorum. Tek sorunum bu.

Müdür rahatlamış gibiydi. Koltuğunun arkasına yaslandı ve gülümsedi. İşaret parmağını Suphi’ye doğru ileri geri sallayarak konuştu.

Tek sorun buysa, rahatladığımı itiraf etmeliyim. Sana neyin iyi geleceğini biliyorum Suphiciğim. Satış müdürün olarak ekibimin en parlak satışçısının sağlığını düşünmek zorundayım.

Bunları söylerken bir yandan da telefona sarılmıştı. Şirketin insan kaynakları bölümünü aradı ve bölüm müdürüne Suphi’nin önümüzdeki hafta izinli olacağını, satış ekibine performans ödülü olarak verdikleri Kaz dağlarında bir haftalık tatil ödülünün bu ay Suphi’ye verileceğini söyledi ve gerekli ayarlamaların bir an önce yapılmasını rica etti.   Şanslı adamdı Suphi. Kötü bir dış görüntü pek çok kişinin işini kaybetmesine neden olabilecekken Suphi’ye Kaz Dağlarında bir haftalık tatil kazandırmıştı.

Ve işte Suphi’nin zorunlu Kaz Dağları tatili bugün başlıyordu. Arsız güneş ışınlarıyla her zamankinden erken güne başlayan Suphi bugün yola çıkacaktı. Valizini akşamdan hazırlamıştı bile. Uyku tulumu, su matarası, konserve yiyecekler, yürüyüş ayakkabısı, yağmurluk ve güneş kremine bakılacak olursa Suphi kendi adına ayrılan otel odasını pek kullanmayacak, onun yerine gençlik yıllarında yaptığı gibi dağcılıktan gelen alışkanlıkla tek başına kamp kuracaktı.

Yıllardır haftada bir gün izin yapmaya alışmış biri olarak beş günlük tatil uzun bir zaman dilimi gibi göründü Suphi’nin gözüne. Oysa o bayram tatillerinde bile işyerinde nöbetçi kalmayı tercih eder, taş çatlasa en fazla üç gün işe gitmeden durabilirdi. Aile büyüklerinden pek çoğu uzun zaman evvel rahmetli oldukları için tatillerde aile ziyareti diye bir seçeneği de yoktu Suphi’nin. Yazın deniz-kum, kışın ise kayak tatili de cazip gelmezdi ona. Tatil demek tek başına kamp kurmak demekti onun için. İşte yine bunu yapacaktı.

Ilık bir duş aldı Suphi. Kurulanıp giyinirken ayaklarının altındaki kırmızılığa bir kez daha hayret etti. Belden yukarı kısmına aynada bakarken garip bir şey daha fark etti. Ne kadar çok yeni ben çıkmıştı bedeninde. Bir gecede insan vücudunda bu kadar fazla sayıda ben çıkabilir miydi?

Sağ el bileği üzerinde cetvelle çizilmiş gibi düz bir hat üzerinde üç kahverengi ben gördü. Bunlar yeniydi. Dün kolunda böyle bir ben kümesi olmadığına son derece emindi. Kaşlarını çattı ve kendi kendine söylendi.

Neler oluyor bana?

Benzer İçerikler

Kuma – Şehnaz Gülşen Online Kitap Oku

yakutlu

Çemberin Altında – Gamze Aydeniz – Online Kitap Oku

yakutlu

Araz

yakutlu

Leave a Comment

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More

Privacy & Cookies Policy