Roman

Kara Kar

kara-kar-gonul-akturk-mola-kitapTamam, sağ ol, Allah razı olsun”

“Ne Allah’ı kızım öyle bir şey yok!”
“Yapmayın, olmaz mı? Nasıl yani ya siz Allah’a da mı inanmıyorsunuz?”

Sinem:
“Yok, canım yok, biz inanmıyoruz, sen de iyi refahçı olmuşsun”
“Ne, refahçı mı? Ne ise ya ben gideyim siz iyice olmuşsunuz yani, atalarınızdan utanın”

Sıla son sözlerini söyleyerek oradan ayrıldı. Sinem, parmakları arasındaki sigaradan derin bir nefes çekti. Sıla’nın arkasından gözden kayboluncaya kadar baktı.

***

Yasa dışı eyleme izin vermeyen polisle göstericiler ara­sında çatışma vardı. Pankartlarda “kahrolsun emperyalizm ve kapitalizm, sömürgeciliğe hayır!’ yazıyordu.

Kahrolsun faşizm, yaşasın komünizm sloganlarıyla orta­lığı inletiyorlardı. Alevi inancına mensup vatandaşlar ve komü­nistler, yan yana polise karşı kendilerini paralıyorlardı. Kimine göre devlet eliyle işlenmiş bir provokasyondu. Polis yakalaya- bildiklerini gözaltına alıyordu.

Sosyalistler yenik durumdaydı, yıl 1995.

Saatler önce içtiği iki kadeh viski onun kaderini belirle­mişti.

Sıla çok genç ve güzel bir kızdı. Varoş memleketten şeh­rin en varoş semtine göç etmişti. Genç yaşma rağmen oldukça olgun ve çekici görünen Sıla erkeklerin yüreğini hoplatıyordu. Onu gören, ona sahip olmak için elinden geleni yapıyordu. Oysa Sıla’nın dünyadan haberi yoktu. Saatler önce iki tanıdığıy­la semtinden uzak bir barda iki kadeh viski içerek çakır olan Sıla, eve dönmüş uzandığı kanepede uyuya kalmıştı.

Sigarasızlıktan deliye dönen üvey abi Burhan Sılayı şe­kilsiz uzanmış görünce yanma yaklaştı.

Uyuyan Sıla’nın nefesinden gelen kokuyla Burhan çılgı­na döndü.

“Vay şerefsiz kahpe içmiş!”

Uyuyan Sılanın uzun sarı saçlarını eline doladı. Acıdan çığlık atan Sıla’nın sesine diğer aile fertleri koştu. Burhan’m karısı Asiye:

“Ne oldu Burhan kızı neden dövüyorsun?”

“Görmüyor musun kadın? Kahpe içmiş”

Bunu duyan diğer kardeş Kemal de dayak atmaya dâhil oldu. Sıla’nın gözüne kapıyı tutması için kapmın arkasına bıra­kılan kocaman bir taş ilişiverdi. Yerlerde tekmelere maruz kalan Sıla, eline geçirdiği taşla aralarından sıyrılarak ayağa kalktı, Abi Burhan ın kafasını hedefledi. Fırlatmak istediği taşı sımsıkı tuttu atamadı. Vurmaya vicdanı el vermedi oysa Sıla’nın gövdesine inen değnek, tekme, tokat sayısı belirsizdi. Sılanın elindeki taşı gören ağabey:

“Hele o taşı bir at kahpe hele bir at, seni öldürürüm tu­tun ulan kahpeyi”

Araya giren fesat eşlerini de hırpalayan ağabey ve kar­deşler Sılayı darp etmişlerdi.

Sıla asiydi, söz dinlemez kendi bildiğini okur, bildiği yola giderdi. Dayak faslından sonra Sıla’nın evden uzaklaşmaması için üzerine demir kapı kilitlendi.

Her yanı sızlıyordu. Bir ton dayak yemişti. Gövdesini zor geçirdiği pencereden çıkarak firar etmişti. Yulaf tarlaları arasında sızan yılanların farkında değildi. Gecenin karanlığında soluk soluğa koşuyordu. Toprak yolda sızan ışığı fark etti. Yol kenarındaki tümseğin gölgesine ağrıyan bedenini serercesine attı. Sağlam kalan avuç içlerini yaralamıştı. Bir güvercin kalbi kadar titrek atan kalp atışlarını tüm bedeninde hissediyordu. Işık gittikçe yaklaştı. Tangır tungur çukurlara düşen tekerlekler Sıla’nın gizlendiği tümsekten sıfır geçerek karanlıkta yol aldı. Kalem parmaklarını usulca kanayan dudağına dokundurdu, Sızım sızım sızlıyordu her yanı. Karşıdan gelen minibüsün önüne sallanarak çıktı. Zor bela kolunu kaldırıp dur işareti ver­di. Duran minibüse sürünürcesine tutunarak bindi. Kendini kapının dibindeki koltuğa attı. Neredeyse kucağma düşeceği adam leş gibi içki kokuyordu. Minibüste üç sarhoş adam, bir de piskopat şoför vardı. Cebindeki üç milyon lirasının 500 lirasını şoföre uzattı. Saatler 22.00 sıralarıydı ve bu son yolcu minibüsü idi. Sıla firardaydı. Sadece bir km ileride yol sapağına gelince: “Dur sağda dur ineceğim.”

“Burada mı hanım abla.”

“Evet, dur”

Şoför küstah bir ifadeyle:

“Hazır binmişken inmeseydin”

Sıla gözlerini kapayan saçlarını savurarak:

“Dur dedim sana ineceğim”

“Tamam, durdum yavrum in bakalım”

Sıla gevrek gevrek gülümseyen şoförün yüzüne nefretle baktı. Zaten o yıllarda otomatik olmayan kapının kolunu acıyan avucuyla kavradı. Açtığı kapının ikinci basamağında tökezleye­rek yere düştü. Durmaksızın gecenin karanlığına karışan mini­büs Sılanın karanlıkta fark edemediği toz bulutu içinde kıvra­narak ayağa kalktı. Avuç içleri ve yüzü kanıyordu. Saçları dar­madağın, üstü başı kir içinde usul usul yürürken mırıldadı:

“Ben bu şehirden gidersem ne kalır ki bana sizden, Toprak olursa bedenim ne kalır ki size benden”

Üç yüz metre mesafedeki ormana yaklaştı. Çam ağaçla­rına tutuna tutuna, gözleri uzanıp sabahı bekleyeceği bir yer aradı, üşüyordu. Sığındığı çalıları, bulduğu dal parçalarını yor­gan yastık yapmış, gökyüzünü izliyordu.

Sılanın pencereden kaçtığını fark eden ağabeyi hem pişman, hem üzgündü. Fesat, hain yengelerin ise umurunda değildi. Yengelerine sabah yol kenarında ellerinde elişi örerek komşu kadınlara anlatacakları konulan olmuştu.

Ağabeyleri sokağa fırladı. Etrafta buğday ve yulaf tarlalarından başka bir şey yoktu. Her yer araziydi. Bir kilometre me­safedeki toprak yolda Sılanın uzaklaştığı ve bir daha geriye dönmeyeceği düşüncesine kapıldılar.

“Yok, yok işte kim bilir nereye gitti”

“Ağabey fazla uzaklaşamaz, iyi dayak yedi ya nereye gi­der buralardadır. Şu tarlalardan birine saklanmıştır inatçı keçi” Abisi Burhan:

“Hayır, benim tanıdığım Sıla gitmiştir”

Sıla, börtü böcek koynunda titriyordu. İmkânsızlıklar içinde, umutlu iken kendine güveni yüksekti, acılar içinde sabahı zor etmişti ve yorgunluktan uyuya kalmıştı, Soğuk orman­da gözlerini acılar içinde araladı.

“Of Anam! Allah’ım! Lanet olsun ya şimdi nereye git­sem? Evet, evet Sinem’e gitmeliyim. Bu halde üstüm başım kan içinde param da çok az, açım da. Canım acıyor. Şu gömleğimin bir tarafını sarkıtayım bari gören, kız kavga etmiş desin, dayak yemiş demesin”

Sıla yalpalayarak yürüdüğü ormanda ayağına takılan bir şeye kızdı.

“Bu ne ya? Eh çekil be aptal kaplumbağa, ödümü kopar­dın”

Sıla ayağının takıldığı iri kaplumbağayı ayağıyla yana itti.

Her şeye rağmen Sılanın kendisiyle arası iyiydi, duygu­saldı, merhametliydi, cömertti. Sıla tek başına arkasızdı. İçinden dua ediyordu.

“Allah’ım peygamberin yüzü suyu hürmetine beni koru. Ha bir de tüm Şıhların yüzü suyu hürmetine koru beni. Ha bir de biraz par ver lütfen”

Sılanın bildiği başka duası da yoktu, eğitimsiz toydu.

Sıla ağrıyan bedenini sürüye sürüye toprak yola indi. Henüz çok erkendi. Saatte bir minibüs geçerdi. Yaklaşık kırk dakika bekledikten sonra elini kaşlarının üzerine koyup parla­yan güneşe doğru ela gözlerini kısarak baktı, uzakta gelen mini­büsü gördü.

“İyi hadi gel dayanamıyorum bayılacağım şimdi”

Yaklaşan minibüse elini kaldırdı, duran minibüse bindi. Sadece bir yolcusu olan şoför Sılaya şaşkınlıkla dikiz aynasın­dan bakıyordu.

“önüne bak kardeşim birine mi benzettin ne bakıyorsun?

Şoför sesini çıkarmadan gözlerini yola çevirdi. Sıla ce­binde kalan 2.500 liranın 500 lirasını şoföre verdi. Sıla içinden hesaplıyordu.

“Bir simit alsam kalanını da diğer minibüslere veririm. Bir de sigara alsam tamamdır. Of canım da çekti, bir dal sigara içseydim şimdi.”

Hele bir de Sinem evde yoksa param da yok, of Allah’ım, çocuklar vardır en azından sokakta kalmam, evdedirler herhal­de canım nereye giderler bu saatte”

Ağabey Burhan evin bahçesinde:

“Kim bilir kahpe kime gitti, belki de birinin koynundadır.”

Hırsını alamamıştı, hem pişmanlık duyuyor, hem de içindeki canavarı susturamıyordu.

İstanbul’da merkezi bir semtte şaşkın bakışlar arasmda, utana sıkıla, başı önünde, avuçlarını sıka sıka Sinem’e gidiyor­du. Daracık sokakları, çarpık binaları, rutubetli gecekonduları geçtikçe utancı artıyordu. Küçük bir gecekondunun kapısını çaldı. Açılan kapının ardından Sinem’in eşi Bilal onu görünce benzi attı. Sıla:

“Sinem yok mu?”

“Yok”

“Hadi ya! Nerede?”

“Dünkü yürüyüşte içeri aldılar”

“Hadi ya!”

“Geç içeri öyle konuşalım, ben önce bir çay koyayım” “Olur, sana zahmet olacak”

“Yahu bana zahmet olmaz, sen perişan haldesin, anlatsana, dur dur önce sen bir duş al da öyle anlatırsın.”

Sıla çay içmek, kahvaltı yapmak ve uyumak istiyordu. Fakat huzursuzdu, zira Sinem’in kocası ona sarkabilirdi. Sılaya âşık olan Sinem’in kocası, Sılayı kendine yaklaştırmak için her fırsat değerlendirme peşindeydi.

Sinem komünist bir kadındı, aynı zamanda eşinin Sılaya olan zaafını biliyor, bunu Sılaya çekinmeden söylüyordu.

Eşini Sılayla paylaşacak kadar açıktı. Sıla, sıcak bir duş almanın sevincini buruk yaşıyordu. Sinem’in kocası onu ürkü­tüyordu. Avuçlarındaki yaralar suyla temas edince sızladı. Sıla acıdan inliyordu. Ah anam! Of of seslerini Bilal duyabiliyordu. Sıla’nın sesine yönelen Bilal:

“Sıla iyi misin?”

“İyiyim, tamam yok bir şey sen işine bak çıkarım biraz­dan”

“İstersen sırtını liflerim.”

“Yok, istemem rahat bırak beni.”

Bilal kahvaltı sofrasına tekrar döndü. Sıla acılar ve çü­rükler içindeki bedenini zor bela yıkadı. Kurulandığı rutubet kokulu havluyu ıslak saçlanna sardı. Banyo kapısının kancalı kilidini açarak kapıyı araladı aralıktan:

“Bilal ağabey bana bir tişört eşofman verir misin?”

Bilal: “Dur getiriyorum”

Tekstil atölyesinde çalışan kızının bir kaç parça kıyafeti­ni Sılaya kapı arasmdan uzattı.

“Al Sıla”

Sağ ol

Sıla banyodan çıktı. Bilal’in verdiği merhemle yaralarını pansuman ederek acısını ikiye katladı. Bilal yaralı Sılanın omuzlarma usulca dokundu. Sıla öfkeyi ve çaresizliği aynı anda hissediyordu, pek fazla tepki gösteremiyordu. Bilal Sılanın yaralı bedenini usulca okşadı. Sıla yer sofrasına oturarak zaman kazanmaya çalıştı. Bilal Sıla’nın çayını doldurdu.

“Sinem abla ne zaman çıkar,? neden polis aldı onu?”

“Of Sıla bilmiyor musun faşistler işte”

“Yok, bilmiyorum faşist ne demek?”

Sıla faşist ya da faşizmin ne olduğunu zaten bilmiyordu. “Ama sen merak etme ben az önce geldim, burada, ma­halledeki karakolda, birazdan bırakırlar”

“Peki, sen neden yanında değilsin?”

“Ee, çocuklar okula, işe, gidiyorlar gönderdim tam çıka­caktım sen geldin”

“Hım, anladım peki gidecek misin?”

“Birazdan çıkarım, belki de gerek kalmaz, bakarsın gelir. Bırak şimdi onu bunu sen bir anlat bakalım neler yaşadın, ne bu halin, kimden dayak yedin?”

“Benim uykum var anlatacak bir şey yok, sen gideceksen çık da ben de biraz kestireyim. Hem sinem abla oralarda yalnız olmaz, bence zaman kaybetmeden çıkmalısın”

“Peki, tamam nasıl istersen, hadi ben kaçtım. Sen de şu kanepede yat uyu, sana iyi uykular Sinem ablanla biz birazdan geliriz”

“Çok net konuşuyorsun, ya bırakmazlar da tutukluluk devam ederse”

“Haydi, Sıla bırak gevezeliği, hem ablan tutuklu değil gözaltında, her zamanki oyunlardan biri, hadi ben çıktım”

Sıla acılar içinde, yan uykulu halde öyle yatıyordu. Az sonra, Tak tak tak kapı vurulmaya başladı. Yerinden sıçrayarak kalkan Sıla, kapıya yönelirken kapıyı dıştan anahtarla Sinem açtı ve içeri girdi. Sıla Sinem’i görünce derin bir nefes aldı fakat Sinem Sılayı görünce çok şaşırdı.

“Kusura bakma, anahtarın bende olduğunu unutmuşum yoksa seni rahatsız etmezdim. Kim yaptı bunu, ah tabi benimki de soru, o şerefsizler dövdü seni, yoksa polis mi ne bu çatlatma adamı da söyle?”

“Abartma, daha ölmedim, nasıl bu hale geldiğimi bilsen ne değişecek? Hem benim polisle işim yok, sen eylemlerden eylemlere koşuyorsun, her gün karakollardan topluyoruz seni, daha bir hafta önce demekte gözaltına alınmıştın”

“Sıla çok kötü gözüküyorsun”

“İyi tamam, nasılsa geçer iyileşir yaralarım, izi bile kal­maz.”

“Haklısın, insanın içindeki küskünlükler, kırgınlıklar, gönül yarası geçmez.”

Sıla yarı hüzünlü gülümseyişiyle başını önüne eğdi. Sıla’nın babası yıllar önce annesini terk etmiş, arkasını dönüp gitmişti. Annesi Sılayı 14 yaşında üvey ağabeylerine emanet ederek, memleketinde kendisi gibi dul biriyle evlenmişti.

Sıla alabildiğine yalnız kimsesizdi. Sıla annesini özlüyor, fakat ona kızgındı.

Yaklaşık dört yıldır hiç görüşmemiş, sesini duymamıştı. Zaten neredeyse babasının yüzünü hatırlamayacak kadar za­man geçmişti. Sinem sigarasının dumanını derin nefeslerle içine çekerek:

“Bilal Ağabeyin de kasabaya gitti, mangallık tavuk ala­cak”

“Ne o, bırakıldığını mı kutlayacağız?”

“Aman kızım biz alıştık, faşistler bizi her gün alıyor”

Sıla yatacağı kanepeye geri döndü, bir an başı döndü ve yere yığıldı:

Sinem:

“Sıla ne oldu?”

Sinem çok korkmuş, Sılaya acıyordu. Sıla’nın başını diz­lerine koydu, bir anne şefkati ile bir süre başına masaj yaptı. Yerden kalkmasına yardım ederek kanepeye yatırdı. Sıla uyuya­kalmıştı, derin bir uyku ona iyi gelecekti. Abi Burhan, kardeşleri ve fesat yengeler evlerinin bahçesinde:

“O var ya o, şerefsizim şimdi orda burada soytarılar gibi dolaşıyordur.”

Abi Bilal:

“Ulan iyi dayak attık değil mi Kerim?”

“He ya, hele kahpenin başı yerdeyken ayağımla bir vur­dum, dedim ki tamam, bu defa beyin kanamasından öldü”

Kötü yürekli fesat yenge, konuşmaya dâhil oldu:

“He siz sürtüğü öldürün kodese girin, biz ne olacağız? Çocuklarınız var bir düşünün, vurun dediysek öldürün demedik”

Abi Burhan:

“Merak etmeyin, o dokuz canlıdır ölmez.”

Sinem mutfakta Bilal’in getirdiği mangallık tavuğu ha­zırlamaya koyuldu. Sinem son yaşadığı gözaltı eylemine ken­dince yorumlar yapıyordu, yaşadığı tecrübeyle gururlanıyordu.

Bilal diğer salondaki kanepede uyuyan Sılayı bir süre iz­ledi. Sılanın ayakucuna oturdu, iki eliyle Sılanın ayaklarını avuçları arasına alarak ovalamaya başladı. Pijamasının paçasın­dan elini usulca bacağına doğru götürdü. Sıla derin uykudaydı. Yorgun gözlerini usulca araladı. Bilal Sılayı okşamaya devam etti. Sıla öyle masumca Bilal’i izliyordu. İçinde fırtınalar vardı. Bir süre Bilal’i tepkisiz öyle izledi. Bilal’i le arasında yaklaşık yirmi yaş vardı.

Sinem mutfakta işini bitirmiş nihayet salondan içeri girmişti. Sıla’nın bacaklarını okşayan kocasına:

”Bilal kalk mangalı yak, ben eti hazırladım”

“Tamam, siz oturun ben gerisini hallederim.”

Sinem Sıla’nın ayakucuna oturdu.

“Ağrın var mı istersen doktora götüreyim?”

“Biraz, doktor gerekmez, bir iki güne bir şeyim kalmaz.” Sıla şaşkın ve mahcuptu. Sinem’in bu tutumuna anlam veremiyordu. Nasıl bir tepki göstereceğini seçemiyor, adeta diken üstünde idi ki Sıla bu durumla daha önce yine karşılaş­mış, Sinem’in kocasının Sıla’ya asılmasına resmen göz yumdu­ğunu biliyordu. Hatta bir defasında Sinem:

“Biliyor musun biz Bilal’i le çok güzel sevişiyoruz.”

Sılanın yüzü kızarıyor avuçları terliyordu. Sinem’in lezbiyen olabileceğini nereden bilirdi.

“Ağabeyin kutu bira almış gece çocuklar uyuyunca içe­riz”

“Olur, içeriz. Ağrı kesici yok mu? Başım çok ağrıyor” “Olmaz bira içeceğiz çarpar”

“Daha geceye çok var ama”

“İyi tamam, öyleyse bir aspirin iç”

Mangal dumanı arasında mırnav kedilerin ve çocukların boğuşmaları ortalığı velveleye vermişti. Mangal ziyafeti bitti, çocuklar yataklarına çekildiler, son bir çay demlendi, çayların ardından yere serilen yatağın üzerine Sinem, Sıla ve Bilal oturup çeşitli konularda sohbete koyuldular. Bira içme faslı başlayınca, Bilal önceden hazırladığı videokasetini çalıştırdı. Sıla şaşkındı, gözlerini ekrandan ayırdı, başına yorganı çekerek:

“Kapat şunu utanıyorum.”

Sıla’nın daha önce izlemediği erotik film kendisine izleti­liyordu. Sinem ve Bilal Sılayı sevişmeye tahrik ve teşvik için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bilal Sılanın başına çektiği yor­ganı açtı.

”Utanacak bir şey yok, biz ablanla bunu hep yaparız”

Sıla yorganı geri çekerek:

“Kapat dedim.”

Sinem ve kocası, Sıla’nın yaralı bedenini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Sıla’nın başka seçeneği yoktu, erotik film sonuna kadar izlendi. Bilal ve Sinem Sıla’nın gözleri önünde ilişkilerini tamamlamışlardı. Sıla perişan duygularla öfkeli ve utangaçtı. Sinem’in kocasını neden paylaşmak istediğine anlam veremi­yordu.

“Bu kadın galiba kocasını böyle mutlu ediyor. Yok ya böyle de mutluluk mu olurmuş, iğrençti. Allah’ım beni koru! Peygamberin yüzü suyu hürmetine beni kurtar şu muhtaçlık­tan.”

Sıla çaresizdi, parası ve gidecek yeri yoktu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Sıla her ne kadar başka yere geç­tiyse de, Bilal ve Sinem’in iğrenç ellerini bedeninde hissederek sabahlamıştı. Sıla bakireydi. Sabahın erken saatinde kahvaltı yapılmış, Sinemin büyük kızı tekstil işçisi Seher işe gitmek üzere evden ayrılmış, diğer kardeşler okula gitmek üzere Sinem’in hazırlamakta olduğu beslenme çantalarını bekliyorlardı. Sıla masumca onları izliyor, düşüncelere dalıyordu. Bu rutubet kokulu eve dönmemek üzere gitmek istiyordu, fakat ne parası ne de gidecek başka yeri yoktu. Düşünceler beynini kemiriyor­du.

“Acaba bir miktar para istesem yok mu derler, başka şansım da yok Beş milyonum olsa tamamdır. Eylüle gider ona takılırım. Peki, ama nereye kadar Eylül’e takılırım of!”

Sıla, başını heyecanla Sinem e çevirerek Sinem abla” “Söyle canım”

“Acaba bana beş milyon borç verebilir misiniz?”

“Sinem kahkahayı bastı. İlahi Sıla, veririm vermesine de borç vermem, ayrıca beş milyonum var, iki buçuğu senin olsun” “Olur, tamam ona da razıyım”

Sılanın gözleri açılmıştı. Gidebileceği sevinci yüzünde belirdi. Adeta solan yüzüne renk gelmişti.

“Ne o Sıla gidecek misin? Kal bizimle hiç gitme. Bilal de bunu çok istiyor. Benimle derneğe takılırsın, sana burada bir de iş buluruz olur biter”

“Yok, benim işlerim var”

“Ne işin var canım? Sen de yalan söyleme şimdi dağ keçisi”

“Neyse sen bilirsin, gitme diyorum ama sen bilirsin”

Sıla için çok iyi bir teklifti ama Sıla bunu yapamazdı. Sıla’nın duyguları, bedeni söz konusuydu onların istediği Sılanın vücuduydu. Bilal çatı arasından indirdiği inşaat malzemelerini bir çantayla dış kapıya bıraktı. İçeriye yöneldi. Sılayı gidecek­miş halde görünce sağ elini kalbinin üzerine koyarak:

“Sıla, nazlı çiçeğim, yaylaların menekşesi, gitmeyi dü­şünmüyorsun değil mi?”

“Gitmeliyim, işlerim var”

“Olmaz, ölürüm de bırakmam, bu can yokluğunda kah­rediyor”

Sıla, bir tutsak misali bir an derin bir çaresizliğe bürün­dü. Bilal Sılayı kolundan sımsıkı tutmuş canını yakıyordu. Sıla canının acısından geçip, omuzlarını silkerek kısık bir sesle:

“Nasıl ne demek bu? Ben gitmeliyim, çok önemli işlerim var”

Sıla Sinem’in kızına ait giyindiği kıyafetlerle oradan uzaklaşmak, ardına bile bakmadan gitmek istiyordu. Sabahın erken saatlerinde Bilal inşaata gidecek, o günkü yevmiyesi ile akşama bira ve çerez alıp, Sılayı birlikte olmaya zorlayacaktı. Sıla her şeyin farkındaydı. Sinem’e yöneldi.

“Ee, haydi ver şu parayı da gideyim”

Sinem kocasına manalı baktı. Ondan teyit almadan Sıla’ya veririm dediği parayı vermek istemiyordu. Bilal şansını tekrar denedi.

“Bak Sıla kal gitme, akşama ziyafet vereceğim” “Anlamıyorsunuz, gitmeliyim. Bırakın beni, yeter yeter sıkıldım.”

Sıla öfkelenmiş, kilitli olan kapıyı tekmeleyerek”

“Açın şu kapıyı, gitmek istiyorum.”

Sıla adeta rehin alınmıştı. Sinem’in küçük oğlu Rodan Sılanın tekmelediği demir kapının gürültüsünden korkmuş ağlıyordu.

“Tamam, Sıla amma da uzattın. Dur açıyorum”

Sıla’nın gözleri kapının kilidinden ayrılmıyordu. Sinem Sılaya parayı vermemişti. Sıla olmasa yürürüm düşüncesiyle kapıyı çarparak kendini bir nefeste dışarı attı. Arkasından Si­nem’in sesi:

“Sıla, ay canım dur, para verecektim”

Sıla arkasını dönmeden duraksadı:

“Ver hadi. Yeter aşağıladığınız size tahammülüm kal­madı”

“Yapma Sıla. Tamam, kızdı yine bizim keçi, al hadi. Bilal’de küstü seninle, ikinizle ben bir küsersem!”

Sıla Sinem’in elindeki iki buçuk milyonu kaparcasına al­dı.

“Tamam, sağ ol, Allah razı olsun”

“Ne Allah’ı kızım öyle bir şey yok!”

“Yapmayın, olmaz mı? Nasıl yani ya siz Allah’a da mı inanmıyorsunuz?”

Sinem:

“Yok, canım yok, biz inanmıyoruz, sen de iyi refahçı ol­muşsun”

“Ne, refahçı mı? Ne ise ya ben gideyim siz iyice olmuş­sunuz yani, atalarınızdan utanın”

Sıla son sözlerini söyleyerek oradan ayrıldı.

Sinem, parmakları arasındaki sigaradan derin bir nefes çekti. Sılanın arkasından gözden kayboluncaya kadar baktı.

Sıla, bir güvercin kadar özgürdü. İçinde kıpırdayan bu­ruk bir sevinç vardı.

Sıla daracık sokaklarda ilerlerken, yanından geçtiği bah­çeli evin önündeki polis aracı dikkatini çekti.

“Kesin pusudalar bence, bizim geri zekâlıları takip edi­yorlardır.”

Sıla yanılıyordu, o evde Polis Yakup yaşıyordu. Sinem’i yakından tanıyor hatta bazen Sinem’le karşılaşınca:

“Kız sakın karakola düşme, senden sıkıldım!” diye takı­lırdı. Sinem ise ona:

“Ben de senin gül yüzüne meraklıyım ya! Almayın siz de beni, alın diyen mi var?”

Burhan yanına kardeşi Kerim’i de alarak, karakola Sılanın evden kaçtığını bildirmeye gittiler.

“Ağabey, Sılanın derdinde değilim bilesin”

“Ulan oğlum, kim kahpenin derdinde ki, birileri fuhuş yaptıracak şerefimiz beş para olacak ha!’

“Aha da tam bunu söyleyecektim ağabey”

“Hele geç komutanı sor bakalım burada mıdır? Aha şu jandarmaya sor”

“Hangisi?”

“Kör müsün, aha ona”

O sırada yanlarından gecen komutan konuşmaları du­yunca:

“Destur beyler karakoldasınız, doğru konuşun, aşağı in­dirmeyeyim sizi, hem siz ne arıyorsunuz derdiniz ne?”

Nöbetçi komutan argo konuşmaları duymuş, Burhan ve Yakup’u çocuk gibi azarlamıştı.

“Ha komutanım biz de sizi arıyorduk”

“Derdiniz ne? Geçin de içeride anlatın”

İki kardeş, komutanın odasındaki dolap önünde durup, düğmeleri kopmak üzere olan ceketlerini ilikleyerek:

“Komutanım bizim üvey kız kardeşimiz evden kaçmış, iki gündür geri dönmemiştir. Kendisini merak ediyoruz” “Evden neden kaçmış?”

“Vallahi biz bir şey demedik, o evde duramıyor zaten” “Tamam, tamam evde duramıyormuş”

Şahin komutan yeşil gözlerini kısarak telefonun ahizesi­ni kaldırdı. Gözlerini iki kardeşin gözlerinden ayırmadan bakı­yordu. Telefona cevap veren askere:

“Buraya gel”

“Emredersin komutanım!”

Şahin komutan:

“Bakın beyler, eğer kız sizden kaçtıysa. Neyse göreceğiz. Kız zaten reşit olmuş, 18 yaşında. Bulunsa, sen neredeydin de­me hakkınız yok biliyorsunuz dimi?”

“He biliyoruz Şahin komutan, başına bir iş gelirse so­rumlusu biz değiliz”

“Siz hala kendi derdinizdesiniz, kızın başına bir şey ge­lirse neden geldiği illaki anlaşılacaktır. Kendinizden korkunuz mu var?”

“Olur mu? Biz bir şeyden korkmuyoruz. Sılayı, bacımızı merak ediyoruz”

Odanın kapısını tıklatan asker:

”Gir” sesiyle içeri girdi.

Asker esas duruşunda künyesini okudu.

“Emredersiniz komutanım!”

“Bunların evraklarını hazırlayın, dosyalayıp bana getirin.

“Emredersin komutanım!”

“Pekâlâ, çıkabilirsiniz, biz bulursak sizi haberdar ederiz. Ha olur ya siz bilgi alır ya da kendisi geri döner ise mutlaka karakola gelip bildirsin anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı efendim.”

Ağabeyi Burhan ve hiç ayrılmadığı kardeşi Kerim, yalan yanlış sözlerle bir dosya hazırlatıp karakoldan ayrıldılar. Yol boyunca kendi aralarında konuşuyorlardı. Güneş tepeden yakı­yor, yol üzerindeki bir çınar ağacının altına, çimlerin üzerine sere serpe uzandılar, Kerim ağzına aldığı bitki çöpüyle:

“Ağabey”

“Buyur Kerim.”

“Yahu bu kız ölmüş olmasın bir yerde?”

“Hele yine deli saçması yapıyorsun oğlum. Ne diye öle­cek ki bir delikten çıkacaktır elbet.”

“Hani yerin kulağı var ama yanlış hatırlamıyorsam, onu çok kötü dövdük. Ha bu yulaf tarlalarından birine düşmüş öl­müş olmasın?”

Burhan olduğu yerden yan dönerek elini Kerime uzattı. “Ulan oğlum bir günde ağzını hayra aç.

“Kızman faydasız Ağabey, bir gerçek öldüresiye döv­dük.”…

Benzer İçerikler

İpeğin Fısıltısı – Loretta Chase Online Kitap Oku

yakutlu

Ana – Pearl S. Buck – Online Kitap Oku

yakutlu

Tez Yazma Sanatı – Michel Beaud Online Kitap Oku

yakutlu

Leave a Comment

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More

Privacy & Cookies Policy